Midyat M Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan ve 16 Ekim'den beri süresiz dönüşümsüz açlık grevinde olan Demokratik Çözüm ve Barış Grubu üyesi Elif Uludağ, eylemlerine ilişkin mektup gönderdi. 19 Ekim 2009 tarihinde Kandil ve Maxmur'dan Türkiye'ye gelen grup içinde yer alan Elif Uludağ, Kürt gençleri ve kadınlarının zindanlarda yine tarih yazdığını belirterek, "Ne yazıktır ki yaklaşık 40 yıldır yaşanan çatışmalı süreçte, yaşamımız hep insan ölümleri ile geçti. Kürtler var olmak için çok ağır bedeller ödediler. Dünya tarihinde bir halkın bu derece yok sayıldığını, inkar edildiğini görmek pek mümkün değildir. 40 milyon nüfusu olan bir halkı yok saymak ve inkar etmek, hangi vicdana sığar. Biz Kürtlerin bu noktaları yani hakikatleri anlatmakta dilinde tüy bitti. Bunun için dünya tarihi, ülkelerin tarihinden tutun da evrenin oluşumuna kadar bütün insanlığın varoluş koşullarını okuyup araştırmaktan artık yorulduk. Ama bir türlü kendimizi ve halk gerçekliğimizi mevcut devlet istemlerine anlatamadık" dedi.

'Desteğinizi hissetmek istiyoruz'

"Acı olan kendine aydınım, yazarım, gazeteciyim diyenler de gözlerini kulaklarını bizlere kapatmış durumdadırlar. Böylesi bir ülkede, acı dolu zor koşulların yaşandığı bu süreçte, kendine 'insanım' diyen herkesin sesimize sesini katmasını çok anlamlı buluyoruz ve yanımızda olmasını hissetmek istiyoruz" diyen Uludağ, şöyle devam etti: "Hep Kürtlerin acı, gözyaşı ve çocuklarını, cenazelerini karşıladıklarını gördük. İşte o süreçlerden birini yaşamak üzereyiz. Yine Kürt gençleri zindanlarda bedenlerini adaletsizliğe karşı ölüme yani açlığa yatırmış durumdalar. Dört duvar arasında bedenlerini açlığa yatırmaktan başka yapacakları bir şeyleri olmayan insanlardan bahsediyorum. Var olmak için daha ne kadar bedel verilmeli. Bir hayvanın, bir bitkinin ve her canlının bir ismi ve bir dili vardır. Dünyada 15 bin nüfuslu devletlerin olduğunu biliyoruz. Bu devletler bile uluslararası toplantılarda Kürtler hakkında görüş belirtirken, 40 milyon nüfusa sahip olan Kürtler kendileri hakkında görüş belirtemiyorlar. Bunun insanlığa sığan bir tarafı olabilir mi? Yıllardır Kürtlere, sizler Türk'sünüz deniliyor. Hiç bir zaman Kürtler Türk olmadı. Gerçek olan bu değil de nedir? İnsan bir halkı ne kadar inkar ederse etsin o halk yok edilemez. Devlet yüzyıllardır Kürtlere yokmuş gibi yaklaştı. Hatta asimile etmek için akla hayale gelmeyecek politikalara tabii tuttu. Bizler hep acılarla yaşamı öğrendik. Ömrümüz sürekli direnişle geçti."

Barış için yine devrede

İki oğlunu ardında bırakarak Kandil'den Türkiye'ye barış umuduyla geldiğini aktaran Uludağ, "Bir barış olacaksa parçalanmış bütün aileler gibi, benim de ailem bir araya gelecekse önümde ne kadar risk olsa da gitmeliyim diyerek geldim. Bizi sadece Sayın Öcalan çağırmadı. Aynı zamanda devlet yetkililerinin yoğun görüşmeleri üzerine geldik. Dünya tarihinde eşine benzerine rastlanmayan bir biçimde bize çağrıda bulunan devlet, bizi tutuklayıp cezalandırıp dört duvar arasına koydu. Eskiden savaşlarda elçileri birbirine yollamak çokça yaşanırdı. Malum o tarihlerde iletişim araçları olmadığı için elçiler çok çok kullanılırdı. Bir elçiye tutuklama veya hakaret olunca, elçiye bu yaklaşımı gösteren liderin ya da kralın prestiji sarsılır, itibarı düşerdi. O nedenle derler ya 'elçiye zeval olmaz.' Binlerce yıl önce bile savaşların ilkeleri vardı. Bugün uygarlaşmaktan bahsedenler, savaşlarda en kabul edilmeyen uygulamalarla savaş yürütüyorlar. Ve bizler şimdi de bir barış ve müzakere sürecinin yeniden başlaması için bedenimizi ölüme yatırmış durumdayız. Belki o gün yakalayamadığımız barışı bugün geliştirebiliriz, diye ben de bedenimi diğer arkadaşlarım gibi açlığa yatırdım. Umarım bu en demokratik eylemimizi devlet yetkilileri görür ve Kürt halkının bu iki talebini kabul eder" temennisinde bulundu.

'Kendi irademizle katıldık'

Hiç kimsenin dayatmasıyla değil kendi iradeleri ile açlık grevine girdiğini vurgulayan Uludağ, şunları belirtti: "Son günlerde Türkiye basınında neden Öcalan girmiyor? Neden ailesi girmiyor? BDP neden girmiyor? Ve benzeri yaklaşımların ne kadar anlamsız olduğunu söylemek istiyorum. Bir ülkenin Başbakanı dahil milyonlarca insanın gözüne baka baka bu söylemlerde bulunuyorsa ona sormak lazım. Sizin talimatınızla yürütülen savaşta binlerce asker ölümü yaşanırken neden kendiniz gidip savaşta yer almıyorsunuz. Hatta sizin çocuklarınız bile bu savaşta yer almazken siz hangi hakla bir halkın Önderine niye eylemde yer almıyorsunuz, diyebiliyorsunuz. Tarihi incelese görecek ki ülke ve parti liderleri yürütücülerdir. Savaşan değildirler. Bunun için, bunca ölümün yaşanmasına rağmen neden Başbakan kendisi savaşa gitmiyor diyemiyoruz."


'Topyekun direnişi büyütün'
"Bu eylemin talimatını Sayın Öcalan verip kendisi de eylemde yer almasaydı bu söylemler anlam bulabilirdi. Ama bugün bizler hem eylemi kendimiz başlattık. Hem de zaten bu eylemler Sayın Öcalan için başlatılan eylemlerdir" diyen Uludağ, yaşanan tecridi kabul etmedikleri için bu eylemde yer aldıklarını ifade etti. Uludağ, bir anne, bir barış grubu üyesi ve bir kadın olarak Başbakan Erdoğan'a şu çağrıda bulundu: "Sen bir Başbakan olabilirsin. Ama ondan önce bir babasın. Evlat acısını az çok hissetmelisin. Sadece iki dakika elini vicdanına bırak ve düşün. Bu akan kana ve acılara seyirci kalmak hangi vicdana sığar?"
Uludağ'ın Kürt halkına mesajı ise şöyle: "Çözüm her zamankinden daha yakındır. Bu süreçte topyekun direnişinizi büyütün. Kaybetme hakkımız yoktur. Şehitlerimize verdiğimiz sözü unutmayalım."

MARDİN




'Bedenlerimizi siper ettik'


Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevi'nde açlık grevine katılan tutsaklar ise, ölümlerin önüne geçmek için bedenlerini ölüme yatırdıklarını belirtti.
Cezaevinden gönderilen mektupta açlık grevine giren ilk grubun 34, ikinci grubun da 19'uncu gününü geride bıraktığı belirtildi. "Yaşamsal olan ulusal önderliğimiz ve anadilimizdir" denilen mektupta, "Açlık grevleri, toplumda gelişen tepkilerle birlikte Türkiye'nin ve Kürdistan'ın ilk gündem maddesi haline gelmiştir. Açlık grevi denilince hayati ihtiyaçlarından gönüllü olarak feragat etmiş insanlar olarak anılıyor. Ancak neden böyle bir eyleme başvurulduğu sorusunu doğru yorumlamak, eylemcilerin taleplerini kapsayan hakikati doğru anlamak ve yorumlamak gerek" denildi. Bu eylemlerin bir diğer amacının ise sistemin eliyle yaşanan ölümleri durdurmak olduğu kaydedilen mektupta, şunlar belirtildi: "Bu eylemle yüzlerce arkadaşımız, başkalarının ölmesini engellemek için kendi bedenlerini siper etmiştir. Bu siper, iki halkın koptu-kopacak bağını onarmak hatta kopmayacak kadar sağlamlaştırmak adına yapılmıştır. Tüm bunları görmezden gelmek olsa olsa ölümlerden beslenen, savaş rantıyla geçinen toplum düşmanlarının işi olabilir. Bizler için hayati olan, 12 Eylül faşist cunta koşullarında 'direnmenin yaşamak-yaşatmak' olduğu bugün milyonların meydanlara akıp ulusal önderliklerini ve anadillerini sahiplenmesinde ortadayken ve AKP iktidarının başka yol bırakamdığı herkesçe artık bilinmektedir. İnancımızın gücü ile özlemini duyduğumuz özgür bir gelecek umuduyla başaracağımızı bir kez daha vurguluyoruz."