- Bize yalnızca hatırlanacak bir geçmiş değil, uğruna yürünecek bir yol bıraktın amca. Bize bıraktığın yerden yürümeye devam ediyoruz ve yaşarken inandıklarınla hatırlıyoruz.
SELDA ÇELİK
Giderken, “Selda’nın Kürdistan’da özgürce oynayabileceği bir park yapmak için gidiyorum” demiştin.
O gün belki bu sözün ağırlığını anlayacak yaşta değildik.
Yıllar geçti… Biz büyüdük, dünya değişti ama senin o cümlen hep bizimle kaldı.
Şimdi anlıyorum ki sen giderken ardında yalnızca bir özlem bırakmadın. Bir çocuğun korkmadan gülebildiği, özgürce koşup oynayabildiği güzel bir dünya hayali bıraktın.
Sen o gün gittin amca ama o park hâlâ içimizde.
Selda büyüdü.
Biz büyüdük.
Sen ise hatıralarımızdaki o halinle kaldın. Ben seni en çok da çocukluğumdan hatırlıyorum amca.
Beni kucağına alır, bağlamanı çalardın. Ben senin kucağında, belki çaldığın türkülerin anlamını bile bilmeden seni dinlerdim.
O zamanlar bunun bir gün hayatımın en kıymetli hatıralarından biri olacağını nereden bilebilirdim? Çocuk aklımla bildiğim tek şey, amcamın kucağında olduğumdu. Şimdi ise o anları düşündüğümde, bir bağlamanın sesinden çok daha fazlasını duyuyorum.
Senin sesini, sevgini, sıcaklığını ve bir daha geri gelmeyecek çocukluğumuzu duyuyorum. Yıllar geçti amca… Ben büyüdüm ama hafızamın bir yerinde hâlâ senin kucağındaki o çocuğum.
Sen bağlamanı çalıyorsun, ben seni dinliyorum. Sadece türkülerin değil, hayatın da anlamı değişti benim için. İnsanların neden bazı şeyler uğruna bütün bir ömrü göze aldığını, bir hayale inanmanın ne demek olduğunu, geride kalanlara bırakılan bir sözün, nasıl yıllarca insanın içinde yaşayabildiğini, seni düşündükçe anlamaya çalıştım.
Hayatım boyunca içimde taşıdığım büyük bir soru oldu: Verilen böylesine büyük bir bedele nasıl layık olabiliriz? Seni yalnızca özlemek yeter mi? Adını anmak, fotoğraflarına bakmak, seni anlatmak yeter mi? Yıllar geçtikçe anladım ki sana layık olmanın yolu, yalnızca yokluğunun acısında kalmak değildi.
Neden gittiğini anlamak gerekiyordu.
Neye inandığını…
Neyi değiştirmek istediğini…
Bir gün uğruna yürüdüğün hayatın mümkün olacağına, nasıl böylesine büyük bir inançla bağlandığını…
Büyüdükçe giderken söylediğin o cümleyi de başka türlü anlamaya başladım: “Selda’nın Kürdistan’da özgürce oynayabileceği bir park…”
Meğer o cümlenin içinde yalnızca Selda yokmuş. Korkmadan gülen, özgürce koşan, kendi dili ve kimliğiyle büyüyen bütün çocuklar varmış.
Sen uzun uzun anlatmamıştın.
Bir çocuğun adını söyledin.
Bir park dedin.
Bir de özgürlük…
O birkaç kelimenin içine nasıl bir hayat düşlediğini sığdırmıştın. Yalnızca bir parkın değil, o parkın mümkün olacağı bir hayatın hayalini kurmuştun.
Bunu anlamam yıllarımı aldı amca, çünkü çocukken seni yalnızca özlüyordum. Büyüdükçe seni anlamaya başladım ve özlemimin yanına başka bir duygu yerleşti: Gurur.
Bugün yaşananlara baktığımda da en çok bunu hissediyorum, çünkü yıllar önce büyük bir inanç ve iradeyle yürüdüğünüz yolun bugün ulaştığı yerde, yeni bir ihtimal duruyor önümüzde. Yoldaşlarının sevdiklerine kavuşabileceği, uzun ayrılıkların sona erebileceği, çocukların barışın ve özgürlüğün içinde büyüyebileceği günlerin ihtimali…
Bunlar kendiliğinden olmadı amca. Bugün filizlenen, sizin ektiğinizdir. Yıllarca verdiğiniz emeğin, vazgeçmeyen iradenizin, uğruna büyük bedeller ödediğiniz inancın bugüne ulaşan filizleridir.
Bugünlerin geleceğine inandınız. Belki de insanın yüreğini en çok titreten tarafı bu. Daha ortada hiçbir şey yokken inanmak… Henüz görünmeyen bir yarın için yürümek… O yarını göremeyeceğini bilsen bile, senden sonra gelenlerin görebileceğine inanmak…
Bugün o inancın karşısında dururken, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım soru yeniden geliyor aklıma: Verilen böylesine büyük bir bedele nasıl layık olabiliriz?
Belki de cevabı, sizin bıraktığınız yerden yürüyebilmektir. Mücadelenizi geçmişte kalmış bir hatıraya dönüştürmeden, uğruna yürüdüğünüz özgür yaşamı kendi zamanımızda büyütebilmek… Sizin ödediğiniz bedellerin ardından çocuklara aynı acıları değil, başka bir hayat bırakabilmek… Bir gün gerçekten kendi diliyle gülen, kendi kimliğiyle büyüyen, kendi toprağında özgürce koşan çocukları görebilmek…
İşte o zaman sana anlatacak bir cevabımız olur belki ama bil ki; ardında bıraktığın değerler sahipsiz kalmadı. Senin mücadeleni sahiplendik. Bize bıraktığın yerden yürümeye devam ediyoruz, çünkü bazı mücadeleler bir insanın gidişiyle bitmez. Bir sonrakinin yüreğinde yeniden filizlenir.
Sen bize yalnızca hatırlanacak bir geçmiş değil, uğruna yürünecek bir yol bıraktın amca. Bugün o yolda yürürken seni yalnızca gidişinle hatırlamıyoruz. Seni, yaşarken inandıklarınla hatırlıyoruz.
Seni unutmadık amca.
Hayalini unutmadık.
Mücadeleni unutmadık.
Bütün bunların ötesinde seni çok özledik.
Yıllar geçiyor.
İnsan büyüyor.
Hayat değişiyor.
Bazı eksiklikler ise büyüdükçe küçülmüyor.
İnsan, yalnızca onların ne kadar derin olduğunu daha iyi anlıyor.
Keşke burada olsaydın.
Keşke Selda’nın büyüdüğünü görebilseydin.
Keşke bizi görebilseydin.
Çocukken kucağına aldığın o çocuğun bugün oturup sana bunları yazdığını bilseydin.
Sana anlatmak istediğim o kadar çok şey olurdu ki…
Belki de karşı karşıya gelseydik hiçbirini söyleyemezdim, sadece sana bakardım.
Sen yine bağlamanı eline alırdın. Ben de susup dinlerdim. Tıpkı çocukken yaptığım gibi. Aradaki tek fark şu olurdu: Bu kez çaldığın türkünün ne söylediğini anlardım. Belki yıllardır içimde taşıdığım bütün özlem, bir anlığına dinerdi.
Bazı “keşke”lerin cevabı olmuyor. Geriye insanın kalbinde taşıdığı sevgi kalıyor. Bir de senden bize kalan o cümle: “Selda’nın Kürdistan’da özgürce oynayabileceği bir park…”
Bir gün çocukların korkmadan koştuğu, kahkahalarının özgürce yankılandığı o güzel günlerde, senin de o gülüşlerin içinde bir yerlerde olduğunu bileceğiz. O gün belki sana söyleyecek uzun cümlelere ihtiyacımız olmayacak.
Sadece içimden:
“Bak amca…
Çocuklar özgürce oynuyor” diyeceğim.
İşte o zaman, Selda için düşlediğin o park gerçekten kurulmuş olacak. Sen o parkı göremesen de o parkı düşleyen yüreğini biz hiç unutmayacağız.
Özlemle, sevgiyle ve hiç dinmeyen bir hasretle…
* Mûş'un Gimgim (Varto) ilçesinde dünyaya gelen Nebi Çelik (Rêber), 1994'te İstanbul'dan PKK'ye katıldı, üç yıl boyunca ARGK gerillası olarak mücadele etti ve 1997'de Botan'ın Garisa bölgesinde şehadete ulaştı.