"Anadolu kanlı sahne. (…) Ve her geçen gün biraz daha öğreniyoruz bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli bir toplu mezarın yattığını… Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü… Zamanla kabaran toprak yalnızca ölüleri, kemikleri değil hakikatleri de geri verir. Zaman’ın rüzgarı estikçe toprağın altına gömülen ne varsa yavaş yavaş çıkmaya başlar ortaya…" (Murathan Mungan)

Kutsal kitaplar "ilk yalancının" Şeytan olduğunu Adem’i yalanla kandırarak cennetten kovulmasına neden olduğunu yazar. Rivayet muhtelif… Çünkü "yalan ile insan" "yalan ile dil", "yalan ile devlet" ilişkisinin siyasi, toplumsal, mitolojik tarihi, dinler tarihine bırakılmayacak kadar karmaşıktır. Öte yandan masal bize yalan söyleyenin burnunun büyüdüğünü, özdeyişler yalancının mumunun yatsıya kadar yandığını, yalancı çobanın trajedisinin "yalanla oyun oynanmaz!" olduğunu anlatır. Özetle, zamanın zaman olmadığı zamanlardan beri yalan, sanki "ters bilinç" olarak tanımlanan "ideoloji" gibi, doğruları yoldan çıkaran, hakikati ve delilleri karartan "yanlış söz, yanlış cümle" olarak hep vardır. Bizi yangından kurtaracak "beyaz yalanlar" ise sanki "iyi kalpli kötülükler" olarak hayatlarımıza dahildir. "Yalandan kim ölmüş!" cümlesi çapraz bir okumayla yalanın meşrulaştırılması

Başımızı güzel belalara sokan kitaplardan okuduklarımız, devletle mücadelede tecrübe ettiklerimiz bize şunu söyler; kendini ezel -ebet olarak kutsayan devletler iki yoldan varlıklarını sürdürür; çıplak veya dolaylı "zor" ve kitlelerin ideolojik-demagojik aygıtlarla ipsiz bağlandığı "hegemonya." Yakamıza yapışan tarihsel ve güncel soru şudur: "Yalan" devletlerin nesi olur? Bu sorunun en genel yanıtı modern devletin modern yalanlar üzerine de kurulu olduğudur. Ulus devletleri aklama mekanizması olan "resmi tarihler" yalan matbuatı, resmi tarihçiler devlet yalancısıdır. İş bu kadarla kalsa iyi; şiirlerini devletin yalan ipiyle yalan kazığına bağlayan şairler iktidar yalancısıdır. Dolayısıyla şu kâbus dolu günler, diplomasiden, siyasete ve sanata kadar yalanlar savaşı olarak özetlenebilir. Ankara katliamından sonra yalanın bir proje olarak yürürlüğe sokulması devletin de yalanın da tabiatına uygun… Öte yandan, emperyalist devletlere ve onların petrol ile abdest alan yerli işbirlikçilerine bakıp "Ortadoğu’ya düşen yalana sarılır!" diyebiliriz.

Kaşgarlı Mahmud’un ünlü "Divanü Lügati’t-Türk" eserine yolumuzu düşürerek sürdürelim muhabbeti: O yıllarda, savaşlarda "im" (işaret) bilmek şart olduğundan, savaşan erler "silah" ve" kuş" adlarından parola belirlermiş. Savaş meydanında ya da gece vakti karşılaşan savaşçılar parolayla anlaşır, parolayı bilemeyen öldürülürmüş. Bu hikayenin özeti olarak tarihe geçen "İm bilse er ölmes" deyiminden hareketle şunu söyleyebiliriz: "Yalan bilirse devletler ölmez!" Oysa tarihsel ve siyasal yalanların ömrü de bir yere kadardır. Sahipleri öldüğünde yalanlar da ölürler. Tarihin bir aşamasında "yabancılaşma" aracı olarak oluşan, söyleyen ve eyleyen devletler, yine tarihin bir aşamasında yalanlarıyla birlikte ölüp yalanlarıyla birlikte gömülürler. Bu nedenle diyalektik ve tarihsel materyalizme kayıtlı devrim heveskarları, en iyi devlet ölü devlettir, bir devlet bir kötülük, iki devlet iki kötülüktür, derler ve eklerler: Dünyada ne kadar devlet varsa o kadar yalan, ne kadar yalan varsa o kadar da devlet vardır.

Günün birinde tarihin musalla taşında yatan her devlet için sorulan "nasıl bilirsiniz merhum devleti" sorusuna "yalan biliriz" demek teorimizde ve pratiğimizde içkindir. Sonuç olarak, kişi başına düşen devlet miktarının giderek çoğaldığı her yerde, kişi başına düşen yalan miktarı da çoğalıyor demektir.

Siyaset biraz da yalanı deliğinden çıkarmak değilse nedir?