
Tabi Güney Kürdistan yönetimi de anlaşmanın anayasaya aykırı olmadığı iddiasında. Çünkü Hewlêr, Irak anayasasında olmasa dahi, Bağdat ile imzaladıkları farklı anlaşma metinlerinde bölge yönetiminin kendi başına petrol arama ve satma konusunda yabancı şirketlerle anlaşma yapabileceğine dair bir maddenin olduğunu söylüyor. Hatta bu anlaşma uyarınca satılacak olan petrolden elde edilecek olan gelirin Irak nüfusuna göre bölüneceği, bölgenin kendi payına düşeni aldıktan sonra geri kalanı Irak merkezi yönetimine vermesi ya da bir banka hesabında bekletilmesi gerektiğinin dahi dile getirildiği iddiasında. Türkiye ile Hewlêr arasında imzalanan petrol boru hattı anlaşmasında da Bağdat’ın payının verileceği, bundan dolayı bu anlaşmanın yasa dışı olmadığını savunuluyor.
Tabi “minareyi çalan kılıfını uydurur” denir. Zaten Bağdat ile Hewlêr, hatta Bağdat ile Ankara arasındaki sorun da salt ekonomik bir anlaşmazlık değil. Sorunun esası siyasaldır. Türkiye KDP’yi yanına alarak bir Kürt ve Ortadoğu siyaseti yürütme çabasında. Bağdat’ı rahatsız eden de esas olarak budur. Irak başbakanı Nuri Maliki kısa bir süre önce Türkiye’ye bu tutumundan dolayı, “iç işlerimize müdahale etmekten vazgeçsin” diye uyarıda dahi bulunmuştu. Fakat Türkiye son petrol boru hattı anlaşmasıyla bu siyaseti derinleştirdi.
Türkiye’nin böylesi bir tutumda ısrar etmesinin temel nedeni Kürt politikasındaki asırlık açmazını bir türlü aşamamasıdır. Ortadoğu’da yaşanan değişim sürecinde de konumlanmasını esas olarak bu siyasete göre belirliyor. Kırk yıla yaklaşan mücadelesiyle PKK Türk devletini Kürtlerin varlığını itiraf eder hale getirdiyse de hala sorunu esas muhataplarıyla çözme noktasına getiremedi. Bundan ötürü de AKP yönetimi Kuzey Kürdistan’da KDP güdümünde yeni bir parti kurdurarak Kürt Özgürlük Hareketini güçten düşürme arayışında. Bunun çalışmalarını da Federal Kürdistan Bölgesi başkanı Mesud Barzani’nin Amed ziyaretiyle başlattı.
Projenin esası da 2004 yılında yarım kalmış siyaseti yeniden aktif hale getirerek, bir taraftan PKK’den kopan Nizamettin Taş ve etrafındaki bir kesimi, bir taraftan BDP içindeki milliyetçi kanadı, bir taraftan da Kemal Burkay ve Sertaç Bucak gibi her daim PKK karşıtlığıyla bilinenleri bir çatı altında toplayarak yapma şeklinde işliyor. Bu partinin başına da kamuoyunda popülaritesi yüksek Leyla Zana gibi bir ismi getirme ihtimali yüksek görünüyor. Leyla Zana’nın, Amed ziyareti sırasında Barzani’den ayrılmaması ve hemen ardında Güney Kürdistan’a gelip burada bir dizi temaslarda bulunması tüm bu hazırlıkların birer parçasıdır.
Türk devletiyle KDP’nin ortak yürüttükleri bu siyaset Rojava’da da benzer şekilde yürüyor. AKP Hükümeti KDP eliyle Rojava’da da PYD’ye alternatif olsun diye El-Parti ve etrafında toplanan birkaç marjinal partiyi destekler ve onlara siyaset alanı açmaya çalışırken, askeri olarak da YPG dışında bu partilere ait silahlı güçler oluşturma dayatmasındalar. Türk devleti bir bütün olarak “bir Kürt çözümü olacaksa o da KDP güdümünde olabilir” görüşünde. Bunu zaten Türkiye başbakanı R. Tayip Erdoğan Kürt Ulusal Kongresi tartışmaları dönemine açıkça dile getirdi. O zaman “kongre başkan Barzani olacaksa sorun yok” dedi. Bunun anlamı apaçık belliydi. Kürt Ulusal Kongresi ve Rojava’da gelişen Kürt siyasetinin KDP denetiminde gelişmediğinin anlaşılması üzerine Türk devleti de her iki konuda da siyaset değiştirdi.
İşte bu noktada sorun KDP’nin ne Kuzey Kürdistan’da ne de Rojava’da ideolojik ve politik olarak Kürt halkına vadedebileceği çok fazla bir şeyinin olmamasıdır. PKK’nin ideolojik ve politik donanımı karşısında KDP’nin elindeki tek silahı ekonomik gücüdür. Türkiye’de KDP’nin bu gücünün farkında ve bu gücüne hem daha fazla güç katma hem de onun bu gücünden birazda kendisi yararlanmak için KDP’yle, bağımsız bir devletmiş gibi, Bağdat’ın izni dahi olmadan ekonomik anlaşmalar imzaladı. Bu şekilde Türkiye hem bölge petrollerinin vanasını eline aldı, hem de KDP’yi ekonomik olarak kendisine muhtaç hale getirdi. Bu şekildeki bir ekonomik bağımlılık ile de KDP üzerinde siyasal bir kontrol sağlama arayışında. KDP’de buna yattığı için Kuzey ve Rojava Kürdistanlarında Türk devletinin istediği siyaseti yürütmekten geri durmuyorlar.
Tabi böylesi bir dış enjeksiyonun Güney Kürdistan’daki iç siyasete etkileri de çok önemli bir konudur. Güney Kürdistan’daki son seçimler ortaya koydu ki, KDP Bölge’de tek başına iktidar dahi değil. Ama Türkiye ile yaptığı anlaşmalar ve içine girdiği ilişkiler güçlü bir hükümetin yapacağı işlerdir. Güney Kürdistan’da son seçimlerden sonra eski hükümetin çalışmadığı, yeni hükümetin de daha oluşmadığı bir ara dönemde KDP’nin tek başına ve kimsenin haberi ve onayı dahi olmadan böylesi bir anlaşma yapması Bölgedeki diğer partiler arasında da rahatsızlık yaratıyor. Goran Hareketi bu konuda tutumunu açıkça ortaya koydu. Merkezi yönetimin haberi olmadan Türkiye ile böylesi bir petrol boru hattı anlaşması imzalamanın doğru olmadığı ve bu anlaşmanın yanında olmadıklarını belirttiler.
KDP ve Türkiye’nin “petrolü dış pazara satacağız, parasını bir bankada tutup oradan Güney Kürdistan kendi payını alacak, Irak ise kendi payını alacak” terenesine de Güney Kürdistan ve Irak halkı inanmıyor ve güvenmiyor. Bundan ötürü de Goran Hareketi KDP karşısındaki bu siyasetini derinleştirip, yaygın bir muhalefet haline de getirebilir. Bu açıklama bir hususu daha aydınlattı ki, Mesud Barzani ile Goran hareketi başkanı Newşirvan Mustafa arasında kısa bir süre önce yapılan görüşmenin asıl amacı olan KDP-Goran hareketi yakınlaşmasının sağlanamadığı anlaşıldı.
KDP’nin hala hükümet ortağı gibi görünen Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) cephesinde de bu anlaşmaya bazı kesimler KDP ile geçmişten kalan stratejik ittifaktan dolayı destek verdiğini açıklasa da bu hususta KYB içinde farklı sesler çıkmaktadır. Çünkü KYB içinde herkes KDP ittifakını korumaktan yana değil. Hatta birçoğu bu anlaşmanın bitirilmesini dahi dayatıyor. Bundan ötürü de petrol boru hattına ilişkin KYB içinde KDP’ye verilen desteklere tam olarak güvenmemek ve KYB’nin ortak tutumu olarak değerlendirmek yanılgılı olur.
Muhalefetin diğer kanadı Komala İslami Kürdistan ise İran’a yakın siyaset izlemekten dolayı da olsa Bağdat’ın yaklaşımını biraz daha Kürtleştirerek sürdürecektir. Türkiye ile imzalanan petrol boru hattına ilişkin olarak bir tek Türkiye ve AKP’ye yakın siyaset izleyen muhalefetin diğer kanadı Yekgurtiye İslami Kürdistan partisinin KDP’ye tam destek olmasa da karşısında da yer almayacak bir siyaset izleyeceği beklenebilir. Petrol boru hattı anlaşmasına ilişkin olarak ABD başta olmak üzere uluslararası güçlerin tepkilerini dile getirmesi, Bağdat’ın bu anlaşmaya çok sert cevaplar vermesi ve Güney Kürdistan içinden de bu anlaşmanın çok ciddi bir destek bulmaması yüzünden KDP ve AKP yönetiminin içine girdikleri ekonomik ve buna bağlı olarak sürdürmeye çalıştıkları siyasi konseptin uzun ömürlü olmayacağı kesin. “Ben yaptım, oldu” demenin de siyasette ve uluslararası camiada pek bir karşılığının olmadığı da yakın tarihten çok iyi görülmektedir.