Kafamı çevirdiğim her noktada huzurlu bir dağ silueti. Soldan sağa dönen, boynumu huzmeleriyle okşayan nehrin serin esintisi. Göğsümün yükselip alçalmasına neden olan soluk alma eyleminin peşi sıra burnuma gelen tandır ekmeğinin binlerce yıllık kokusu. Tüm bu anlardan sonra yüzümde muzur bir tebessüm ve beraberinde gelen teneke sesleri ile “Militan militan Kurdistan” ezgisi…
Coğrafyanın kişilik üzerinde etkisi olduğunu süslü bir cümle ile iddia edemezdik belki ama güzelliğimizin, parlayan gözlerimiz ile masumiyetimizin nehirler ve ağaçlardan geldiğini birbirimizi gıdıklarken ispat edebilirdik yedi düvele. Yaşamın ham halinin köyün kutsal gizemliliğinde saklı olduğunu, sabahın 4’ünde inekleri otlatmaya götürürken alıyordum ruhuma. Güneşin tepelerde bıraktığı gölgelerden saatinin geldiğine kanaat getirdiğimde ise küçük bedenim, barajın yaz sıcağında dahi donduracak kadar buz gibi suyundan oluşmuş küçük gölette bulurdu kendini. Eve dönüş yolunda ise önünden geçtiğim her evden ceplerime doldurulan armutlar, kucağıma bırakılan ve ısrarla kardeşlerimle paylaşmam tembih edilen küçük kavunlar ile anaya iletmem istenen sıcak selamlar…
Karnını doyuran inekleri evin altındaki yuvasına, ailesinin yanına bıraktıktan sonra merdivenleri meyveleri düşürmeden çıkma macerası başlardı. Xaltîka Meyrema’nın meşhur armutlarının kokusunu ben henüz basamakları bitirmeden alan ailenin küçük üyeleri ise bu maceramı ziyansız bitirmeme hiç de yardımcı olmazdı. Köyde kulağıma küpe edilen ilk tembih “paylaş” idi. Tembihi yerine getirdiğim her an karşımda gördüğüm mutluluk, içimde sıcak bir hisse vesile oluyordu ki artık tembih bir ‘görev’ olmaktan çok uzak, benliğimin bir parçası maiyetindeydi. Toplumsallık ile şekillenmiş benliğim, köyün bir ucunda açılmış taziyeyi ruhumun gündemine alıp, içimde kıpır kıpır pamukla oynayan kedi kıvamı heyecanımı ise dizginleyebiliyordu artık. Kişinin yaşamı kelime haznesidir. Mesela ‘yalnızlık’ yani ‘tenêbûn’ sözcüğü ile oluşmuş cümleler kurmazdık biz hiç. Kulağın gurbet ise bazı sözcüklere, dilin kelama selam eylemesi ne mümkün. Hayallerin, damda tek sıra dizilmiş yer yataklarında birbirini gıdıklayarak oluştuğu bir yaşamda insanların bir gün yalnız kalabileceğini kabul etmezdi ki düşlerimiz. Biz ki düşler sokağında seyre dalardık geleceğe. Gece ayazında tezek kokusu eşliğinde uykuya dalmadan evvel sayarken yıldızları, bir arada oluşlarında kendimizi bulurduk. Dokunsak tutacağız hani, o denli de sahi. Uyanışlarımız, güneşin tenimize selamı ile olur, güne ördek sesi ile başlardık. Evren ile kurduğumuz bu bağ özümüzü biçime kavuşturur, tabiatın ruhunu serpiştirirdi yüreğimize.
Sonra an geldi, uçurtmayı vurdular. Sabahları, bizi yeni güne sıcaklığı ile çağıran güneşin yerini ateşler aldı. Yakan bir sıcaklıktı bu. Küle dönmüş müstakil hayaller, telef olmuş hayvanlar, dumanlar içinde bir coğrafya ve sürgün umutlar. Betonarmenin soğuk yüzüne merhaba diyemedi dilim. İşte böyle başladı suskunlar…
BERXWEDAN YARUK: Suskunlar…