Beş romanda küresel sınıf savaşı
Forum Haberleri —

Roman
- Çağımız, devrimci geçmişten liberal ilerlemenin ölümü, yeni krizlerin ve yeni antagonizmaların çoğalmasıyla tanımlanan bir ana doğru ortaya çıkan sınıf savaşının öyküsünün edebiyat tarafından aktarıldığı bir çağdır.
MARK STEVEN/ Çeviri: S. Erdem Türközü
Çağımız, devrimci geçmişten liberal ilerlemenin ölümü, yeni krizlerin ve yeni antagonizmaların çoğalmasıyla tanımlanan bir ana doğru ortaya çıkan sınıf savaşının öyküsünün edebiyat tarafından aktarıldığı bir çağdır. Bu devrimci miras duygusu birçok çağdaş esere ait olmakla birlikte, Thomas Pynchon’ın muazzam, tarih ötesi destanı Against the Day‘de [Güne Karşı], gelecekten gelen zaman yolcularını kullanarak günümüz mücadelelerini ABD yüzyılının başındaki mücadelelerle kafiyeli hale getirerek, dinamit kullanan sınır işçilerinin Soyguncu Baronlar ve Pinkerton haydutlarıyla karşı karşıya geldiği Colorado Kömür Sahası Savaşı’nda doruğa ulaşan güçlü ama karikatürize bir keskinlikle örneklendirilmiştir.
Ama sınıf savaşını konu alan çağdaş edebiyatta ve onun eski çatışmaları tüm ulusal, bölgesel ve kültürel tekillikleri içinde yeniden ele alış biçiminde ayırt edici bir şeyler söz konusudur. On dokuzuncu yüzyılın başlarındaki İngiltere’den Paris Komünü sırasındaki Fransa’ya, 1920’lerdeki Rusya’ya ya da 1930’lardaki Çin’e kadar, yükselen militanlığın edebi çiçeklenmeyle buluştuğu önceki uğraklardan çok daha fazla, bugünün sınıf savaşı anlatıları kendi özel çatışmalarını bölgesel olarak temellendirilmiş ama aynı zamanda uluslararası olarak genişleyen bir mücadelenin parçası olarak okur.
Pynchon’ın romanının havacı kahramanları, çatışmanın, mücadelenin ve örgütlenmenin yalnızca toplumun bir katmanının ötesine değil, aynı zamanda ulus-devletin ötesine ve devletlerarası sisteme doğru genişleyen bu açılımının farkındadır. Benzer şekilde genişletilmiş bir bakış açısına sahip olan aşağıdaki romanların hepsi, tüm jeopolitik bölünmeleri kesen ve aynı zamanda sınıfı yaş, cinsiyet, coğrafya, ırk ve din gibi farklı değişkenlere bitişik güçlü bir alt akım olarak anlayan dünya çapında dayanışmaları onaylar. Aynı zamanda bu romanlar özünde sömürücülere ve mülksüzleştirenlere karşı özgürleştirici bir mücadele görüşüne, özlerinde bağlı kalır.
China Miéville: Demir Konsey
Bu, China Miéville’in Bas-Lag üçlemesinin son kitabı; yazarın “oldukça kirli, polis devleti türünden erken sınai kapitalist bir dünya!” olarak tanımladığı yerde geçen üç geniş kapsamlı karanlık fantezi romanı. Üçüncü kitaba geldiğimde, üçlemenin kalbindeki kutsal olmayan kente, gizemli coğrafyasına ve kâbus gibi canavarlıklarına çoktan delicesine âşık olmuştum çünkü Miéville’in dili, anlattığı kent kadar büyümüş ve mutant hissi veren bir sözcük dağarcığıyla her şeyi ateşli bir varoluşa dönüştürmek için çok şey yapmıştı. Ama bu final, bireysel karakterler ve onların dönüştüğü kolektifler tarafından canlandırılan ve deneyimlenen militanlığın dramatizasyonunda da benzersiz bir şekilde büyüleyicidir. Fantastik bir coğrafyada, sihirle güçlendirilmiş çeşitli anti-kahramanlar sınai yayılmaya, emperyal katliama ve giderek faşistleşen bir ulus anlayışına karşı bir arada durur. Çatışma zamanlarında sınıf dayanışması yükümlülüklerinin anlamları hakkında daha iyi, daha görkemli, daha yaratıcı bir anlatı düşünemiyorum. Kendinizi 1877 Demiryolu Grevi’ni yeniden canlandıran büyük demiryolu isyanı sırasında haykırırken bulacak ve belki de isyan dünyası aniden zamanın dışında donduğunda gerçek bir kalp kırıklığı yaşayacaksınız.
Rachel Kushner: Alev Püskürtenler
Rachel Kushner, meşum Kurşun Yılları sırasında İtalyan işçilerin savaşçılığını yeniden bağlamsallaştırıyor. Tuz düzlüklerini kavuran turbo şarjlı bir motosiklet hızında ilerleyen kuşaklar arası bir anlatıya sahip olan Alev Püskürtenler, Avrupa faşizminin ilk yıllarından Brezilya ormanlarındaki çepersel kaynak çıkarımına, 1970’lerin New York sanat dünyasına ve son olarak da isyan dönemindeki Roma sokaklarına uzanıyor. Nevada’dan genç bir kadın olan başkahraman, dönüştürücü bir altüst oluş anında modern dünya sistemini kıran bir prizma ve hem fabrikada hem de evde çalışan kadınların ezilmişliğini yeniden vurgulayan toplumsal cinsiyetlendirilmiş bir bakış açısı haline gelir. Protestonun isyana dönüştüğü, hareketin ayaklanmaya dönüştüğü o heyecan verici anda, Kushner’in romanı artık devrimin özneleri olan ezilen kadınların eylemlerini öne çıkarır.
C. A. Davids: Nasıl Devrimci Olunur?
C. A. Davids’in yazdığı [Nasıl Devrimci Olunur?, elkitabını andıran başlığını, başkahramanı Beth’in, kendisine “bir erkekle nasıl öpüşüleceğini” olduğu kadar “Komünist Çin’den alınan derslerin Güney Afrika’ya nasıl uygulanacağını” da öğretebilecek karizmatik bir örgütçü olan radikal arkadaşı Kay’den öğrenebileceği yararlı beceriler listesinden yola çıkar. Kişilerarası dinamiklere odaklanan bu kitap hayal kırıklığının gelgitlerine karşı siyasi bağlılığı sürdürmenin zorlukları hakkında dokunaklı bir romandır: “O öldükten sonra, hiçbir şey normal olarak düşünülemezdi, normal diye bir şey varsa. Hüzün hiç dinmedi: göz kapaklarımın altında bekledi, okula gittiğimde, konuştuğumda izledi, benim adıma nefes aldı.” Büyük İleri Atılım döneminin Şangay’ında, Apartheid döneminin Cape Town’ında ve Langston Hughes’un Harlem’inde geçen bu roman, üç kıtada, hepsi de bu dünyadan daha iyi bir dünyanın özlemini çeken ama yenilginin peşlerini bırakmadığı yaşlanan devrimciler arasındaki uluslararası ve kuşaklar arası bağlantıları inceler. Sol melankoliyle yoğrulmuş bu anlatı, hem bilinen hem de bilinmeyen yoldaşlarla, daha önce gidenlerle ve sonra gelecek olanlarla pratik dayanışma eylemleri gerektiren bir enternasyonalizme sarsılmaz bir bağlılıkla ilerlemenin yolunu bulur.
R. F. Kuang: Babil
İngiltere’nin güneybatısındaki bir üniversitede edebiyat dersleri veriyorum. Bunu bir işçi sınıfı göçmeni olarak yapmanın süregelen kültür şoku, bende “karanlık akademi” olarak bilinen, eski kitaplar okuma, hırka giyme ve sonbahar kasvetine yaslanma performansıyla ilgili görünen (ve Amelia Horgan’ın karakteristik keskin değerlendirmesiyle, “piyasalaşmaya, özellikle de neoliberal üniversitenin zamansal streslerine bir yanıt” olan) öğrenci altkültürüne karşı eleştirel bir hayranlık uyandırdı. R. F. Kuang’ın muazzam alternatif tarihi Babel, karanlık akademinin bir eseri olarak pazarlanıyor ya da en azından kapak tasarımı ve tanıtımının işaret ettiği izlenim bu, ancak bundan çok daha fazlası. Yükseköğrenim ve edebi kazanım kurumlarının ve bunların sınıf hiyerarşisi ve emperyal gücün yeniden üretilmesindeki tüm suç ortaklıklarının güçlü, sömürgecilik karşıtı bir eleştirisidir. Aynı zamanda bu eleştiriyi, Ludditler ve Çartistlerden Çin ve Karayipler’de imparatorluğun çeperlerinde mülksüzleştirilmiş ve köleleştirilmiş kişilere kadar bu tür bir sisteme karşı mücadele edenlerin tarihsel eylemleriyle birleştirir.
Kim Stanley Robinson: Gelecek Bakanlığı
Çevresel krizler küresel yoksullara karşı uygulanan derin bir şiddet, mülksüzleştirilenlere yönelik neoliberal bir soykırım ise, o zaman edebi kurgu iklim değişikliğini sınıf savaşı olarak okumakta haklıdır. Bilimkurgu efsanesi Kim Stanley Robinson, biyosferi kurtarmak için kapitalist birikimi sona erdirmeye yönelik kolektif potansiyelimizi keşfetmek üzere neredeyse Melville’gil bir kapsayıcılık duygusu kullanır. Anlatı, yasal reformdan sabotaj ve suikasta kadar taktik çeşitliliğine “Dünya İçin Savaş” adını verir ve bu savaş, yüzlerce yerel eylemi organik bir şekilde dokuyarak kapitalizmin yaşayabilirliğini yitireceği küresel bir kilime dönüştüren, kesin ve zorunlu bir şekilde uluslararası olarak çerçevelenir. Bu aynı zamanda küresel altsınıflar tarafından ve onlar adına yürütülen bir savaştır. Hem yıkıcı hem de katalizör olan açılış bölümü, Hindistan’ı vuran ve milyonlarca insanın ölümüne neden olan büyük bir sıcak hava dalgasının dehşet verici bir betimlemesidir. Bunu, her biri yerel hedeflere sahip, ama aynı zamanda geniş kapsamlı ve genellikle simgesel bir çekiciliği olan, her biri herkes için yaşanabilir bir gelecek sağlamak amacıyla kapitalist toplumsal ilişkileri yıkmaya yönelik, hem bağımsız hem de birbirine kenetlenmiş eylemlerin çoğalması izler. Bu romanın, Frantz Fanon’un sömürgecilik karşıtı isyanın zorlamasıyla yazılmış yazılar için kullandığı terim olan bir “muharebe [combat] edebiyatı” eseri olup olmadığı sorulduğunda Robinson, böyle bir edebiyatın neden gerekli olabileceğini ama aynı zamanda neden tek başına yeterli olmayacağını akla getirdi. “Kaotik ve kafa karıştırıcı olacak,” der ve ekler: “ve bu, hayatta olan herkes hayatta olduğu sürece devam edecek. Buna alışmalı ve etkili bir şekilde mücadele etmeliyiz. Muharebe edebiyatı bize fikir verebilir ya da sonuçları konusunda bizi uyarabilir ama önemli olan dünyadaki eylemlerdir -yasalar, normlar, davranışlar.”
Kaynak: Dünyadan Çeviri







