Tecrit  300. gününde - 1

İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’nde tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit 300. güne girdi. Avukatlarının İmralı‘ya gitmek için 10 ay içinde Bursa Cumhuriyet Savcılığı’na yaptıkları 73 başvuru da ‘hava muhalefeti, koster bozuk’ veya ‘onarımda‘ iddialarıyla her seferinde reddedildi.
Ulusal ve uluslararası hukuku hiçe sayan AKP Hükümeti, ağırlaştırılmış tecridi bir hükümet kararı olarak uygulamaya koydu. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın İmralı’da tutulduğu 13 yıl boyunca ağırlaştırılarak devam eden tecrit, müzakerelerin kesintiye uğraması ardından hükümetin savaş konseptinin bir parçası olarak “kesintisiz” hayata geçirildi.
Avrupa ülkeleri ve kurumları da ağırlaştırılmış tecrit karşısındaki sessizliğini koruyarak hükümetin işlediği suça ortaklık etmeye devam ediyor. En son 2010 yılında İmralı‘ya giden Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi CPT de yapılan tüm başvuru ve girişimlere karşı gelişmeleri sessizlik içinde izliyor.  Abdullah Öcalan’ın “sağlık, güvenlik ve yaşam koşulları”ndan kaygı duyan ve hükümet politikalarına karşı tepkisini her fırsatta ortaya koyan Kürt halkı ve örgütü ise sadece tecridin ortadan kalkmasıyla yetinmeyeceğini belirterek, “Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan‘a özgürlük” istiyor.

13 yıldır özel hukuk

Öcalan’ın 99’da İmralı Cezaevi’ne konulmasıyla özel bir konsept uygulanmaya başladı ve bugüne kadar da sürdü. Yeni bir güvenlik sistemine çevrilen İmralı Cezaevi’ndeki tüm yetkiler Anayasa ve yasaya aykırı olarak Adalet Bakanlığı’ndan alınarak Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi adına Mudanya İskelesi Kriz İrtibat Bürosuna bırakıldı. İmralı Adası ve çevresi 2. derece kara, deniz ve hava açısından “askeri yasak bölge” ilan edildi ve İmralı devletin özel politikalarının uygulandığı bir adaya dönüştü. MGK Genel Sekreterliği de Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin yönetim/koordine görevini üstlendi. Ve en başından itibaren İmral’da kişiye özel hukuk uygulamalar hayata geçirildi.
Öcalan, hücresinde kamera sistemiyle gözetim altında tutuldu, mazgal kapısından saat başı kontrol edildi, bütün tutuklu ve hükümlülere tanınan 10 dakikalık telefonla konuşma hakkı kullandırılmadı, gazete ve dergiler kısıtlı bir şekilde verildi. Havalandırma hakkı hem sınırlı hem de cezaevi yönetiminin taktirine bırakılmış bir uygulama olmaktan öteye gitmedi. Avukatlarıyla yaptığı görüşmeler kayıt altına alındı, savunmalarına el konuldu. Bu uygulama ile içte hukuk alt-üst edilirken, Türkiye’nin kabul ettiği ancak yükümlülüklerini yerine getirmediği uluslararası metinler de ihlal edilmiş oldu.

Tabutluk sistemi
İmralı’daki tecrit, rutubetli iklim koşullarının insan sağlığı üzerinde büyük tahribatlara yol açması nedeniyle Öcalan’ın rahatsızlıklarına sürekli yenileri eklendi. Mart 2007’de Öcalan’ın avukatları, saç telleri üzerinden yaptıkları inceleme sonucunda müvekkillerinin zehirlendiğini açıkladı. 7 Mart 2007 tarihinde avukatları ile gerçekleştirdiği görüşmede sağlık durumu ile önemli açıklamalarda bulunan Öcalan, İmralı Adası’na giden bir doktor heyetinin kan, idrar ve saç örneği aldığını belirterek, tutulduğu odanın bir yıl önce boyandığını ve zehirlenmenin duvar boyalarından kaynaklanmış olabileceğine işaret etti. Bu gelişmelerin hemen ardından ise Öcalan’a 2007 Nisan ayı içerisinde 20 günlük hücre cezası verildi.
İmralı’daki baskılar 2008 yılının Temmuz ayında fiziki yönelime dönüştü. Saçları kendi istediği dışında kazıtılan Öcalan, Ekim 2008 tarihinde ‘tabutluk’ olarak nitelendirdiği hücresinde arama yapılmak bahanesiyle yere yatırıldı ve hücresi arandı. Bu uygulamalar ile de yetinmeyen cezaevi yönetimi Öcalan’ın odasını değiştirerek zaten küçük olan odayı daha da küçülttü. Bu da tecrit içinde tecridi derinleştirdi.

Görüşmeler hep engellendi
Öcalan’ın yargılanma süreciyle birlikte avukat görüşmeleri 25 Şubat 1999’da başladı. İlk yıl haftada iki defa yapılan avukat görüşmeleri, 12 Ocak 2000’den sonra haftada bir defaya indirildi. Öcalan, avukatları ile 1999’da 60, 2000’de 37, 2001’de 40, 2002’de 35, 2003’te 21, 2004’te 25, 2005’te 14, 2006’da 22, 2007’de sadece 29 kez görüştürüldü. 2008-2010 yılları arasında ise görüşmeler 66 kez engellendi. Bu üç yılda toplamda 343 gün avukatların Öcalan ile görüşmesine izin verilmedi.
Görüşmelere engel olarak ise ilk günden itibaren “hava muhalefeti”, “koster arızası” gibi gerekçeler gösterildi. Avukat görüşmelerine dayanarak disiplin soruşturmaları ve hücre cezaları da devreye sokuldu. Özelikle 2008 yılı içerisinde 120 günü bulan sürelerle hücre cezası uygulandı ve bu süre zarfında ailesi ile görüştürülmedi. 2009 yılı içinde üçü sonuçlanmış, biri henüz soruşturma aşamasında olan 20 günlük “hücre cezası” istemli disiplin soruşturmaları açıldı.

10 aydır kesintisiz tecrit
2011 yılına gelindiğinde avukatların müvekkilleriyle görüşmek için yaptıkları başvurulara verilen ret cevapları arttı. 27 Temmuz 2011 tarihinden itibaren ise avukat görüşmesi tamamen engellendi. Avukatların bu tarihten itibaren yaptıkları tüm başvurular geri çevrildi. Öcalan üzerindeki tecrit ve görüş yasağı bugün 300. gününe girdi. Bu süre, en uzun görüş yasağı olarak tarihe geçti.
Avukatlarıyla haftada bir görüşme hakkı bulunan Öcalan’ın, görüşmelerinin engellenmesinin hiç bir zaman siyasi gelişmelerden bağımsız olarak gelişmedi. Öcalan’ın avukatları ile yaptığı görüşmelerin engellendiği tarihilerin Türkiye’de Kürt sorununda önemli gelişmeler ve krizlerin yaşandığı dönemlere denk gelmesi dikkat çekiyor. 2008 yılında, sınır ötesi operasyonla Kürt sorununda tasfiye politikası devreye konuldu.
2009 yılında, 29 Mart yerel seçimlerinden sonra Kürt siyasetçilerine dönük “KCK” adıyla operasyon başlatıldı ve bugüne kadar da sürdürülüyor. 2010 yılında, tek taraflı eylemsizliklere yanıt verilmedi ve askeri operasyonlar ile çatışmalar tekrar tırmandırıldı. 27 Temmuz’da avukatları ile yaptığı görüşmede “Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor. Artık bunlar olmadan hiçbir şey yapmıyorum” uyarısında bulunan Öcalan, 300 gündür avukatları ile görüştürülmüyor.

Hükümet politikası
Türk Başbakan Tayyip Erdoğan ve ardından danışmanı Yalçın Akdoğan’ın yaptığı “İmralı’da yeni düzenleme yapılacak” açıklaması ile tecridin siyasi kararla ağırlaştırıldığı yorumlarını bir kez daha doğruladı. Adalet Bakanı Sadullah Ergin de yaptığı açıklamayla tecridin bir hükümet kararı olduğunu itiraf etmişti.
Öcalan’a yönelik tecride yasal kılıf arayışı olarak hazırlanan ve 11 Ocak’ta Meclis Adalet Komisyonu’nda kabul edilen “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” Nisan ayında Meclis Genel Kurulu’nda görüşüldü. Maddenin kabulünün “savaş kararı” olacağını belirten BDP’nin yoğun muhalefeti ve Kürt halkının tepkisi sonucu madde “şimdilik” geri çekildi.  DEVAM EDECEK

DİZİ ARAŞTIRMA SERVİSİ




Temel talebimiz Öcalan’ın özgürlüğü

 “Devlet heyetiyle yapılan görüşmeler Sayın Öcalan‘ın niteliğini ve siyasi gücünü, birikimini, öngörüsünü ortaya çıkarmıştır. AKP Hükümeti Sayın Öcalan‘ın gücünü bir kez daha anladığı için tecrit ederek, halkından, örgütünden bir şekilde koparmaya çalışıyor.”


BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Kürt halkının ve Kürdistan’ın geleceğinin tartışıldığı tarihsel bir dönemde Sayın Öcalan’ın tutuklu olması ve rehine politikası görmesi kabul edilemezdir. Kendisinin özgürlüğü ve İmralı sisteminin tasfiye edilmesi Kürt halkının temel talebidir. Özgürlük, güvenlik ve sağlık koşullarının yerine getirilmesi dışında hiçbir gelişme sürece pozitif katkı sunmaz” dedi.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit 300. gününde. İmralı’da sürdürülen ağırlaştırılmış tecridin hem Kürt sorunuyla hem de Ortadoğu’daki bölgesel gelişmelerle doğrudan bağlantısı olduğunu ifade eden BDP Eşbaşkanı Demirtaş, tecridin çok boyutlu bir şekilde, birçok amacı içeren kapsamlı bir yaklaşım, politika olarak hükümet eliyle hayata geçirildiğini belirtti. Hükümet ile Öcalan arasındaki görüşmelerin kesilmesi ardından, savaş konseptinin bir parçası olarak, İmralı’da kesintisiz ve yoğunlaştırılmış bir tecrit uygulandığını ifade eden Demirtaş, “Abdullah Öcalan’ın İmralı’da tutulduğu 13 yıl içerisindeki en ağırlaştırılmış, en uzun süreli tecrit hayata geçirilmiştir ve halen devam etmektedir” dedi. Seçim sonrası Öcalan ve heyet arasında gerçekleştirilen görüşmelerin sonucunu ifade eden protokollerin hükümet tarafından reddiyle birlikte Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan‘ın süreçten çekildiğini hatırlatan Demirtaş, “Sayın Öcalan, ‘eğer benim tekrar sürece müdahale etmem isteniyorsa, özgürlük, sağlık ve güvenlik koşullarımın sağlanması gerekir‘ demişti. İmralı koşulları gibi ağır tecrit koşullarında Kürt sorunu gibi devasal ve çok boyutlu soruna müdahale etmek, çözümü konusunda öncü bir rol oynayabilmek çok kolay değil. Sayın Öcalan, İmralı‘da tutulduğu uzun yıllar boyunca bunu önemli ölçüde başarmıştır. Ancak bu kritik noktada artık İmralı koşulları değişmediği müddetçe, kendisinin özgürlük, güvenlik, sağlık koşulları yerine getirilmediği sürece tarihi bir rol oynayamayacağını ifade ederek geri çekilmiştir. O tarihten sonra AKP Hükümeti Sayın Öcalan’ın bu tutumu nedeniyle tecridi ağırlaştırmıştır” diye konuştu.

Devlet intikam peşinde
Bununla da yetinmeyen hükümetin Öcalan’ın hukuki savunmanlığını yürüten avukatları da tutuklayarak cezaevine koyduğunu anımsatan BDP Eşbaşkanı Demirtaş, “Burada hem Sayın Öcalan’a yönelik bir cezalandırma, intikam alma hedefi var. Hem Sayın Öcalan şahsında O’na güvenen, inanan bütün Kürtlere karşı bir tehdit, şantaj politikası var. Hem de Kürt hareketine karşı bir tehdit ve rehin alma politikası vardır” değerlendirmesinde bulundu.


Ortadoğu’daki rolünden korkuldu
Ağırlaştırılmış tecrit ile birlikte Öcalan’ın Ortadoğu’daki bölgesel gelişmelerde de rol oynamasının önüne geçilmeye çalışıldığına işaret eden Demirtaş, “Ortadoğu’daki bölgesel sıcak gelişmeler bu kadar önemli bir hal almışken, hükümet Sayın Öcalan ile Kürt halkı ve örgütü arasındaki sıcak bilgi, görüş alışverişini kopararak, özellikle Suriye’deki gelişmeler konusunda ön almaya çalışmıştır. Sayın Öcalan’ın Ortodoğu’daki gelişmelerde rol oynaması engellenmeye çalışılmıştır” dedi.
Kürt Halk Önderi Öcalan’ın İmralı’daki tüm imkansızlıklara rağmen Kürt sorununun çözümü ve barışa katkı sunmak için üstün çaba gösterdiğini ve önemli sonuçlar da aldığını ifade eden Demirtaş “Ateşkesler sağlandı, müzakereler yürütüldü. Ama şu saatten sonra nihai, kalıcı bir çözüm aşamasına girilecekse, Ortadoğu‘da bütün dengeleri etkileyecek bir barış süreci ele alınacaksa Sayın Öcalan‘ın, o 10 metrelik beton çukurda bu katkıyı sunması imkansızdır. Kendisi de bunu ifade etmiştir. AKP Hükümeti de bunu görmektedir” diye konuştu.

Halkla bağı koparılmak isteniyor
Müzakere sürecinde AKP Hükümeti’nin Öcalan’ın siyasi gücünü daha iyi anladığına dikkat çekerek, bu nedenle halkı ve örgütüyle bağlarını kesme yoluna gittiğini belirten Demirtaş, AKP’li bir bakanının bu konuya ilişkin itirafına işaret etti:
“AKPli bir bakan bu süreci ‘Biz Öcalan‘ı kullanmaya çalıştık ama kendisinin son derece zeki olduğu anlaşılıyor, kendisi bizi kullanmaya kalktı. Bu nedenle de görüşmeleri kestik‘ gibi bir cümle ifade etmiş. Basına yansımamıştı bu ama biz bakanın böylesi bir yaklaşımının olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla AKP Hükümeti görüşmeler esnasında, İmralı‘daki bütün kıt olanaklara rağmen Ortadoğu‘nun en etkin ve yetkin siyasetçilerinden biriyle görüştüğünü daha iyi anlamıştır. Devlet heyetiyle yapılan görüşmeler Sayın Öcalan‘ın niteliğini ve siyasi gücünü, birikimini, öngörüsünü ortaya çıkarmıştır. AKP Hükümeti Sayın Öcalan‘ın gücünü bir kez daha anladığı için tecrit ederek, halkından, örgütünden bir şekilde koparmaya çalışıyor.”

Rehine politikası kabul edilemez
Gelinen noktada artık meselenin “birkaç avukatın haftada birkaç saat İmralı’ya gidip görüşme yapmasının çok ötesinde” olduğunun altını çizen Demirtaş “Sayın Öcalan’ın özgürlüğü dışında hiçbir gelişmenin artık Kürt sorununun çözümüne katkı sunacağını düşünmüyoruz” dedi. BDP Eşbaşkanı Demirtaş şöyle konuştu: “Kürt halkının ve Kürdistan’ın geleceğinin tartışıldığı tarihsel bir dönemde Sayın Öcalan’ın tutuklu olması ve rehine politikası görmesi artık Kürt halkı açısından kabul edilemezdir. Bu nedenle kendisinin özgürlüğü ve İmralı sisteminin tasfiye edilmesi Kürt halkının temel talebi haline gelmiştir. Sayın Öcalan’ın özgürlüğü, güvenliği, sağlık koşullarının yerine getirilmesi dışında hiçbir gelişmenin sürece pozitif katkı sunacağını düşünmüyorum.”
Ağırlaştırılmış tecridin şeçim sonrası başlayan yoğunlaştırılmış ve hızlandırılmış tasfiye konseptinin bir parçası olduğunu vurgulayan Demirtaş, “tasfiye konseptinin uluslararası ayaklardan bağımsız olmadığı nettir” tespitini yaptı. Roboskî katliamının bunun en bariz örneği olduğunun altını çizen Demirtaş şu hususlara dikkat çekti: “Uluslararası istihbarat, askeri destek, Avrupa‘da Kürt kurumlarına yapılan baskınlar ve tutu0klamalar bütün bunların toplamı gösteriyor ki aslında AKP‘nin şu anda yürüttüğü bu tasfiye konsepti Avrupa Birliği ve ABD tarafından desteklenmektedir. AB ve Avrupa Konseyi‘nin bazı kurumlarının bu süreçte atıl kalması ve bu suça ortak olmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir.”

CPT de AKP’nin suç ortağıdır

Demirtaş, “Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) gibi asıl görevi işkenceyi önlemek olan bir komisyonun İmralı‘da süren ağırlaştırılmış bir tecridi işkence olarak tanımlamayıp, gelip ziyaret edip yerinde gözlem yapmaması, bu konuda çağrı yapmaması da bu kapsamda değerlendirilebilir. CPT halen İmralı koşullarını insani olarak buluyorsa, tecridi de normal olarak değerlendiriyorsa bunun CPT’nin AKP‘nin suç ortağı olduğu anlamı dışında başka bir anlamı yoktur” dedi.
Bu kurumların hem Avrupa’da yaşayan Kürtler hem de Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan Kürtler tarafından teşhir edilmesinin önemine vurgu yapan BDP Eşbaşkanı, “Avrupa halkının, kurumların işlediği, ortak olduğu bu kirli suçları bilmesi lazım. Bunlar teşhir oldukça bu kirli politikalarını sürdürmeleri imkansız hale gelir. Sadece hukuki girişimlerle, teknik başvurularla bu sürecin götürülemeyeceği görülmelidir. Bu nedenle kitlesel protestolar ve bu kurumların teşhirine yönelik lobi çalışmaları bu dönemde çok daha fazla önem arzediyor” diye konuştu.

İmralı başvurumuzu yineliyoruz

BDP ve DTK Eşbaşkanlarının İmralı Adası’na giderek Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile görüşmek için Adalet Bakanlığı’na yaptıkları başvuruya ise henüz verilmiş resmi bir yanıt yok. Demirtaş, “Olumlu veya olumsuz bir cevap verilmedi. Olumsuz cevap verilmemiş olması kapıların henüz kaatılmadığını da gösteriyor. Muhtemelen Adalet Bakanlığı bu konudaki değerlendirme yetkisini tek başına kendinde bulmadığı için sürecin gelişen safhalarına göre yeniden karar verebilmek için halen o kapıyı açık tutuyor” dedi. Bu konudaki taleplerini mütemadiyen yenilediklerini de ifade eden BDP Eşbaşkanı, “Adalet Bakanlığı‘na sözlü olarak bunları iletiyoruz. Biz, Adalet Bakanlığı‘na yapılan başvurunun değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha tekrarlıyoruz. İmralı‘ya giderek hem durumu yerinde gözlemlemek hem de gerçekten de siyasal gelişmelerle ilgili olarak da misyon üstlenmek istiyoruz” mesajını verdi. 
Hükümetin kendiliğinden tecrit uygulamasına son vermesini beklemenin iyimserlik olduğunu ifade eden BDP Eşbaşkanı, “Kürt halkı dik durdukça, kendi siyasi iradesini korudukça, siyasi iradesi etrafında ulusal birliğini güçlendirdikçe tecrit politikası da savaş politikası, siyasi soykırım politikaları da kesinlikle boşa çıkacaktır” diye ekledi.

Tasfiye operasyonları tuzla buz oldu

Tecrit uygulamasının derinleştirildiği son 10 aylık süreç içerisinde AKP Hükümeti’nin hiçbir politikasının başarılı olamadığına dikkat çeken Demirtaş, “Siyasi operasyondan askeri operasyonlara kadar yürütülen kapsamlı tasfiye operasyonları 15 Şubat, 8 Mart ve Newroz süreçlerindeki kitlesel serhıldanlarla tümüyle tuzla buz edilmiştir. Kürt halkının örgütsel gücünün dağıtıldığı, korkutulup sindirildiği bütün teoriler bu süreçte yerle bir olmuştur. AKP Hükümeti’nin aylardır yürüttüğü psikolojik savaş da tam tersine dönmüş, Kürt halkı bu psikolojik savaşın tüm etkilerini kırmış ve bu defa hükümet büyük bir panik içerisine girmiştir. Hem içeride hem Suriye, Irak ve İran’da yürüttüğü politikaların başarısızlığı ortaya çıktıkça paniklemeye başlamıştır” dedi. Başbakanlık sistemi tartışmalarının da bu sürecin bir sonucu olduğuna işaret eden Demirtaş, “Aslında iktidarının zayıflamaya başladığının, gidici olduğunun farkında olan Tayyip Erdoğan kendini güvenceye alabilmek için Çankaya‘ya çıkmayı yeterli görmüyor. Başbakan ve Cumhurbaşkanı yetkilerinin birleştiriliği başkanlık yetkilerini kullanmak istiyor ve bir müddette bu şekilde iktidarını sürdürme arayışı içerisine giriyor. Başkanlık tartışmaları AKPnin başarısızlığından ayrı ele alınamaz, düşünülemez” değerlendirmesinde bulundu.

TÜLAY BALCI