Politik teoride ontolojinin yok merkezi diye bir kavram vardır. Bu daha çok politik arzunun sonsuzluğuna gönderme yapan, siyasetin kendisini her çağda yeni çıkış alanları bularak kuran karakteri ve her zaman kendi öznelerini yaratan devrimci politikanın sürekliliğiyle ilgili.
Hakikat felsefesinde öznenin tam olarak kim olduğu belirsizdir ama genel tartışma ekseni fiilin sahibi kimse odur der. Yani hayat karşısında politik süreçlerin bizzat kendisini hazırlayan özne politikanın merkezi olur. Bu durumda politikada belirleyici olan parlamento, uluslararası toplantılar ya da paktlar değil, sahada “kendi göbeğini kesmekle meşgul olanlar” olur. Onlar çokça yok sayılanlardır.
Büyük Ekim Devrimi’nde de böyle oldu, bugün Kürt meselesinde de böyle oluyor. Büyük Ekim Devrimi’nde Çar’a ya da Wilson’a aldırmadan ayaklanarak “düzeni” bozan işçiler ve halklar vardı bugün de Cenevre’ye veya Astana’ya aldırmadan çalışan ve savaşan Kürtler...
Ama konuşmadığımız bir gerilim biçimi daha var. İlk defa özgürlük diye bir sorun ve ikilem ile karşılaşan Türk aydını, yaşamının evet ve hayıra sıkıştırılması karşısında Kürtlerin verecekleri hayır oyu nedeniyle büyük tedirginlik içindeler. Düşünsenize kendilerine iki seçenek sunulmuş, bu çok trajik bir durum. Yiğit ve uslanmaz olan insanları tenzih ederim. Ama Türk aydını tıpkı “Sophie’nin Seçimi” filminde Auschwitz’de, kendisine ya oğlunu ya da kızını gaz odalarına gönderme “seçeneği” sunulan Meryl Streep gibi bir durumda. Bu nedenle 1. Dünya Savaşı’ndan bu yana en kritik zamanlarda servis edilen Sevr ve “arkadan hançerleme” kavramları açık olmasa da bir güvensizlik retoriği olarak medyada dolaşıma sokuluyor. Kürtlerin sağlıklı düşünemeyen, yörüngesiz, asabi, tekinsiz ya da en moda deyimle kandırılabileceklerine hükmeden kafa hayli telaşlı. İlk defa Kürtlerin “kandırılmasından” bu kez bizzat Türk aydını söz eder oldu. Bu yüzden yaşadıkları dehşeti kamuoyuyla paylaşmadan edemiyorlar. Sonuçta Kürtler kibar muhitlerde değil yıkılan şehir ve mahallelerde evsiz olmalarına rağmen hayır diyecek ama telaşlı aydın Kürt varlığından ve hissiyatından o denli uzak ki Kürtlerin aldığı tavrı anlayamıyor.
Bunun nedeni ülkenin geleceği değil tabii, o Nusaybin köylerinde asker postalları altında eziliyor nasılsa, ses eden yok. Esas neden on yıllardır Kürdistan’da olup bitenlerin en huzurlu semtlerde bir “rutine” dönüşecek ve güzelim deniz ve boğaz “hanzolara ve kırolara” kalacak korkusudur.
Bu yüzden dünyanın en politik halkı olan Kürtlerin bir “çelmesinden” söz ediliyor. Bu korku boşuna mı peki? Hem boşuna, hem de değil. Boşuna çünkü Kürtlerin hayır tavrında kendi sebepleri var ve siz AKP’ye ya da CHP’ye yedeklenirken Kürtler özetle yine bugünkü gibi direniş halindeydi. Yani politik özne olmak için çok sayıda şahsiyetli tavır koydular ortaya.
Boşuna değil, çünkü kendilerinin lügatlerinde Kürt diye bir şey olmadığını ve Kürtlere çok çektirdiklerini iyi biliyorlar. O yüzden milli marşlarının ilk sözüyle “korkma” demek lazım herhalde!
Farz edelim ki Erdoğan ve 15 yıldır Kürtlerle barışacağım deyip öldürdüğü binlerce Kürt yok, yıkılan şehirler, tutulmayan ve bedeli gene ölüm olan sözler yok, heba olan onca zaman ve değer yok. Farz edelim ki AKP dışında Kemalist resmi ideolojiyle sorunu olmayan başka bir düzen partisi yönetiyor ülkeyi, o zaman Kürtlerin vatanları, dilleri ve kültürleri ile ilgili onlarca yıldır süren bu kavgayı nasıl sonuçlandıracaksınız? Kürt sorununun kaynağı kendi zihniyetleri olduğu için suskunlar.
Aslında Kürtlere bugüne kadar aşağılama, horlama ve devlet terörü dışında bir seçenek sunmadıklarını bildikleri için Kürtlerin kendileriyle yürümeyeceğini, kendilerinin ne ‘habis’ olduğunu çok iyi bildiklerini biliyorlar. Sandıktan evet çıksa da Kürtlerin kaybedecek bir şeylerinin olmadığını da biliyorlar. Marks’ın bilmiyorlar ama yapıyorlar sözünden biliyorlar ve yapıyorlara geçiş...
PKK’nin Kürtlerle ilişkisini hep resmi martavallardan bilenler politikleşmiş Kürt diye bir sözün varlığından habersizce histerik bir korkuya kapılıyor. Deliryum sınırını çoktan aşmış olması gereken bir halk olarak bir “delilik” yapmamızdan korkmaları son derece haklı. Bu korkudan sadist bir zevk duyuyor değilim ama hiç değilse kaderinizin diktatör mü Kürt kardeşliğini anlamak mı olacağında Kürtlere biraz daha yakından bakmayı deneyin. Kendi yarattığımız olayın hakiki özneleriyiz ve hayırı kendi hikayemiz gereği herkese ve herşeye rağmen ortaya koyuyoruz. Yoksa Erdoğan diktatörlüğüne hayır, Beyaz Türkçü faşizme evet demek değil. On yıllardır o faşizme direnen bir halk var. Siz asıl Erdoğan tiranlığını yıllarca destekleyip şu anda bazılarınızın hapiste olmasına neden olan o özeleştiri borcunuzu verin.
İşte bu nedenle Kürtler politik ontolojinin hakiki özneleri konumunda yer alıyor. Türkiye’de siyaset adına kurulan bir yokmerkez varsa Kürtler onun hakiki mimarlarıdır. Gerçek politikayı erdem ve ilkeyle birlikte düşünürseniz bunu daha iyi anlayacaksınız.