Güney’de kurulan federe devletten sonra ve asıl olarak da Rojava devrimiyle birlikte, benim düşünceme göre, Kürt sorunuyla ilgili pek çok şey değişti.

En büyük değişiklik, Kürt sorununun, “tek tek ülkelere özgü” ya da “Büyük Kürdistan’a” özgü bir “milli mesele” olmaktan çıkması, ve bölgesel çapta “devrimci” bir perspektif kazanması…Bu aynı zamanda, Kürt sorununun çözümünde “Türkiyelileşmenin” artık “sınırlı“ ve “yetersiz” bir çizgi haline gelmesi demek. Sorun artık, yalnız Türkiyelileşmek değil, “Ortadoğululaşmak”… “Küresel güçlere” ve “bölgesel emperyalist güç merkezlerine” karşı, “bölgesel devrimci güç” olmak…
Bu perspektifin hayata geçmesi, Kürt halkının “ulusal demokratik ve devrimci” birliğini kurmasına ve Kürdistan’ın bütün parçalarında devrimci süreci yaymasına ve derinleştirmesine, Kürt Özgürlük Hareketinin bu mücadelede öncülüğünü pekiştirmesine bağlı. Ortadoğu çapında, bütün savaşları önleyecek, halkların birliğini, özgürlüğünü ve refahını sağlayacak ve büyük olasılıkla tarihsel bir dönem boyunca sürecek olan mücadele hiçbir ülkenin sınırlarına hapsedilemez.
Bu mücadelenin “biçimi” ve “içeriği” arasındaki diyalektik ilişki yalnız teorik bir önem taşımaz, muazzam bir pratik önem taşır…
Benim düşünceme göre, Doğu’da İran’ı, Kuzey’de Türkiye’yi durduran, Rojava’da devrimi sürdüren ve Güney’in Türkiye, Irak ve İran tarafından “paylaşılmasının” önüne engel çeken Kürt Özgürlük Hareketi, “biçim” bakımından “Kürdi”, içerik bakımından “çok etnili, dilli, dinli ve mezhepli, emekçi ve devrimci” bir harekettir.
Ben bu saptamaya tamamen katılıyorum. Ve bu saptamanın Ortadoğu ve hatta Kafkasya çapındaki devrimci sürecin başarısı bakımından kilit önemde olduğunu düşünüyorum.
Şu basit sebeble: Eğer bir kimse, tarihin bize bahşettiği bu muazzam değerdeki “bölgesel devrimci sürece özgü mücadelenin” “biçimi” ile “içeriği” arasındaki “diyalektik” ilişkiyi koparırsa, bu mücadeleye büyük zarar verir.
Örneğin bir an için, hareketin “Kürdi biçimini” yok ettiğinizi düşünün…Bu, mücadelenin “tabanında tahmin edilemeyecek bir “daralmaya” neden olur. Bunun tersi de doğrudur: Bir an için hareketin “sosyal, politik, kültürel içeriğini” yok ettiğinizi düşünün… Bu, mücadelenin yürüdüğü ülkelerdeki halklardan kopmasına ve hareketin “tecrit” edilmesine yol açar…
Bu açıdan bütün parçalarda “biçim” ile “içeriğin” birliğini korumak yaşamsal önemdedir. Bu başarılamazsa, ya hareket kendi Kürt tabanına yabancılaşır, “klasik sol” bir örgütlenme gibi perspektif kaybeder; ya da kendisini kardeş halklardan tecrit ederek, “klasik ulus devletçi” bir tuzağa düşer…
Bu sorunun “seçimlere hangi partinin çatısı altında girmek gerekir” sorusuyla doğrudan ilgisi yoktur. Sorun, Kürdistan’ın parçalarında “biçimi Kürdi”, “içeriği sosyal” bir “örgütlenmenin” vazgeçilmez olmasıyla ilgilidir. Böyle bir “örgütlenme”ye dayanarak, parçalardaki halklarla “demokratik ulus” paradigması temelinde nasıl birleşileceğinin örgütsel ve politik biçimleri somut olarak bulunabilir. Şu anda bu konu Türkiye’de HDK-HDP modeliyle çözülmüştür. Bu modelin somut duruma uygun olup olmadığı, “demokratik ulus” inşasında belirleyici rol oynayıp, oynayamayacağı önümüzdeki mücadele sürecine ve seçimlerde alınacak sonuçlara göre anlaşılacaktır.
Hiç kuşkusuz, bütün parçalardaki “merkezi iktidar partileriyle” mücadelede, şu andaki durumuyla değil, ama, “tasarlanan” haliyle HDP benzeri örgütlenmelere ihtiyaç olduğu açıktır. Nüfusu parçalardaki egemen uluslardan daha az olan bir halkın, “kendi” partisiyle merkezi iktidar üzerinde yalnızca “caydırıcı” rolü olabilir. Buna karşılık Kürt halkının “kendi” partisinin, bulunduğu parçadaki “sömürgeci” egemenliği bertaraf etme ve halkın egemenliğini sağlama bakımından vazgeçilmezliği de çok açıktır. Bir başka ifadeyle; “demokratik cumhuriyet” için HDP’ye, “demokratik özerk Kürdistan” için BDP’ye ihtiyaç var…Ve eğer “klasik ulus devlet” kurulmayacak ve Ortadoğu-Kafkasya Konfederal Ortak Evi kurulacaksa, her parçada bir “BDP’ye” ve aynı zamanda her parçada bir “HDP’ye” ihtiyaç da o kadar açıktır.
 “Türkiye HDP’si”, bu büyük misyonu omuzlayacak programa, dünya görüşüne, örgütlenme ve mücadele düzeyine sahip mi?
Bu soru artık çok gecikmiş bir sorudur. Seçimlere dört ay var. “Çatı Partisi” tartışmalarının üzerinden yıllar geçti. Bunca yıl sonuçlandırılamayan tartışmayı birkaç ayda sonuçlandırmak mümkün olmaz. Şimdi yapılması gereken “kararı” tartışmak değil, uygulamak… Batıda her şey HDP için, Doğu’da BDP için…