BDP’nin meclise gitme kararı tarihi önemde gelişmelere gebe. Bu Kürt sorununda yeni bir dönemin işareti olabilir.
Selahattin Demirtaş, Barış, Demokrasi ve Özgürlük bloğu vekilleri adına Amed’de o tatmin edici ve net bir deklarasyonda bulundu. Deklarasyonda, 1 Ekim’den itibaren Meclis çalışmalarına katılma kararlarının sebeplerini, “saldırılara karşı direnişte olan halkımıza Meclis’ten de destek olabilmek için, bize güvenen tüm ezilenlere verdiğimiz sözü tutmak için, siyasi operasyonlara karşı direniş cephesini güçlendirmek için, Hatip Dicle ve tüm tutuklu milletvekillerinin özgürlük mücadelesine katkı sağlamak için…” diye sıraladı. Demirtaş’ın bildirgesinde bir cümle dikkati çekiyordu ki AKP’nin Kürt açılımına karşı duruşsuzluğunu çok net ifade ediyordu: “Katılma kararı aldık… AKP’ye rağmen ve AKP’yi geriletmek için…”
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç daha geçtiğimiz hafta “PKK-MİT görüşmeleri yeniden başlayabilir” diyordu. Ancak hükümetin Kürt açılımını ve müzakereleri istihbari bir çalışmaya indirgemesi çözümü zorlaştıran bir etmen… AKP madem ‘ben Kürtleri de Türkleri de temsil ediyorum’ diyor, o zaman buyursun Kürtlerin eşit vatandaşlar olarak haklarını teslim etsin! Anadilde eğitim olanağını sağlasın, cezaevlerindeki Kürt vatandaşlarını serbest bıraksın, Kürtlerin talebi olan Demokratik Özerklik’i yasallaştırsın ve uygulasın. Anayasa ve ceza kanununda var olan ayrımcı maddeleri kaldırsın. Oysa AKP siyasi olarak kendini güvence altında tutmak için bunları yapmadı…
Uzun çabalardan ve çalışmalardan sonra Öcalan ve devlet heyeti arasında Kürt sorununun kalıcı çözümü için üç protokol hazırlandı. Taraflar sorunun çözümüne yakınlaşmıştı. Tam artık sorun çözülüyor denilen bir ortamda, AKP hükümeti siyasi risk almak istemediği için protokolleri imzalamaktan vazgeçti. Böylece yıllardır yapılan barış çabaları da boşa çıktı. Bundan sonraki süreç ise hepimizin malumu olan iki aydır yaşadığımız kanlı süreçtir… Devlet ve PKK karşılıklı olarak şiddeti arttırdı. Göz göre göre şiddet tırmandırıldı. Neredeyse buna davetiye çıkartıldı. Her gün gerillalar, askerler, polisler ve siviller ölüyorlar. Sınır ötesi hava harekatları yapılıyor. Şiddet ve ölüm Ankara’nın ortasına kadar indi. Artık herkes bir çözüm sağlanmazsa bizi daha zorlu günlerin beklediğini biliyor. Son iki aydır yaşananlar bir kere daha herkese sorunu şiddetle çözülemeyeceğini gösterdi. Halk çözümün nerede olduğunu gördü, AKP ise, CHP ve MHP gibi inkarcı ve statükocu partilerin açılıma karşın yoğun eleştirilerinden dolayı siyasi risk almaktan kurtuldu.
BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın açıklamasıyla daha net görülen çatışmalı durumu ve ihtilafı, tarafların masa başında giriştikleri bilek güreşinde güç ve inisiyatif kazanma arayışı olarak okumak yanlış olmaz. Gelinen noktada taraflar bulundukları yeri anladılar ve güçlerini bir kere daha sınadılar. Yeniden masa başına oturacaklarını veya kamuoyuna yansımaksızın zaten çoktan oturmuş olduklarını kuvvetli bir ihtimal olarak görüyorum. BDP’nin 1 Ekim’de Meclis’e gitme kararı ve hükümet yetkililerinin ABD görüşmesi sonrasında yaptıkları açıklamaları ise bunun göstergeleri olarak okuyorum.
AKP açılımdan vazgeçti ama sorun çözülmedi. Demek ki açılım bitince savaş bitmiyor. Aksine şiddet gerilim ve ölümler artıyor. Türkiye’nin hemen yanı başında “Arap baharı” yaşanıyor. Uluslararası konjonktür ve ortam Türkiye’nin Kürt sorunu gibi sorunlarını çözmesini barışını ve demokratikleşmesini istiyor. Ortam böyleyken kimsenin çözümü masa başında sağlamak dışında bir şansı artık yok. Bunun da yolu diyalog ve müzakeredir. Barış ve özgürlük ancak diyalog ve müzakere ile olur. Aksi durum yaşadığımız şiddet ortamının daha da çoğalarak büyümesidir. Keşke herkesin bunu anlaması için şiddettin yeniden tırmanması gerekmeseydi.
Önümüzdeki birkaç ay yeni bir ateşkes, müzakere ve çözüm ayları olacaktır.