Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kars Milletvekili ve Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen’le, partilerinin olağan kongresi ile Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) genel kurulunu, HDP’nin yeni dönem perspektifini ve ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’la görüşmelerini konuştuk.


HDP’nin olağan kongresi ve HDK’nin genel kurulunda ne tartışıldı? Nasıl, hangi yönde bir yenilenme arayışını içeriyor tartışmalarınız?

HDP’nin kurulduğu dönemden bugüne ne değişti, önce bunu konuşmak belki daha anlamlı. HDP, çatışmasızlık ortamında, ikliminde kurulmuş, Türkiye toplumunun bütününün demokrasi talebini siyasal bir formül ve irade haline getirmek ve böylece barışa katkı sunmak üzere kurgulanmış, planlanmış bir çalışmadır. Bu eksende bir projedir. Ama ne yazık ki bu aynı zamanda HDP’nin bir eksikliğidir, zayıflığıdır. Barış döneminde yeterince örgütlenememiş olmak, HDK ile ilgili meclis mekanizmasının yeterince işlevsel kılınmamış olması, Orta Anadolu’da, Karadeniz’de güçlü bir örgütlü yapıya kavuşmamış olması, şu anda belki çatışmaların başlamasının ya da önlenemiyor olmasının da sebeplerinden biri olarak tarif edilebilir.

Burada HDP’nin tabii ki kendi eksiğiyle yüzleşmesi ve bu çatışmalı ortama rağmen, sözün ve siyasetin etkisinin zayıflamış olmasına rağmen eksiklik neredeyse orayı tamamlamaya çalışması, yeniden varlık sebebine uygun bir yapılanma arayışına girmesi gerekiyordu.

Özellikle kuruluşundan hemen sonra 4 seçim yaşamış olması, HDK çalışmalarının yeterince yoğunlaşılarak etkin yürütülmesini galiba en çok engelleyen şeylerden biriydi. Odaklanılan, HDP oldu. Şimdi, eğer Türkiye yeniden aniden bir seçim atmosferine sürüklenmezse, HDP’nin dönüp HDK’yi yeniden inşa etmesi gereken bir döneme girildi. Bu neredeyse tüm konferanslarda ve merkezi konferansta da dillendirildi.

Şu bence önemli: Yeni dönemde şimdiye kadar örgütlü olduğumuz bölgelerin dışında da örgütlenmeyi başarmak, bunları da sadece birer tabela örgütü olarak değil gerçekten yapmak gerekiyor. Yine, Haziran ile Kasım seçimleri arasında saldırıya uğrayan, büyük baskı gören şehirlerde örgütün yeniden motive edilmesi, toplumsal çalışmalar içine girmesidir, önümüzdeki dönemin hedefi.

Kongreyle birlikte bir başlangıç da yapacaksa HDP, bu olacaktır. Sonuçta Türkiye partisi olma iddiası elbette ki Sur’a, Cizre’ye duyarsız, ilgisiz olmayı gerektirmiyor; ama tam da Sur’un, Cizre’nin derdine çare olacak şey de Türkiye’nin batısında Ankara’nın siyasal tutumunu etkileyecek güçlü bir siyasi iradenin çıkmasından geçiyor. Dolayısıyla HDP, bu rolü oynamak, bu görevi üstlenmek üzere çalışmalarına yoğunlaşacaktır.


HDK’nin dönüşümünden bahsettiniz. Nasıl bir dönüşüm? Buna dair bir program ortaya çıktı mı? Daha önce yapılmayan ne yapılacak?

Galiba asıl yoğunlaşılması, başarılması gereken eşik, çatışmalara karşı, toplumdaki kamplaşmaya karşı bir toplumsal buluşmayı yeniden inşa etmektir. Bu toplumsal buluşmada da artık temsiliyet, sorunu çözmeye yetmiyor. Belli çevrelerin belli şahıslar üzerinden temsil edilmesi değil; o çevrelerin doğrudan siyasal mücadeleye katılmasıdır, esas olan, hedeflenmesi gereken şey. Bu katılımı artık sadece temsiliyet üzerinden değil, doğrudan mekanizmalarını kurarak, doğrudan çalışma platformlarını geliştirerek yapmak, ciddi bir demokrasi bloku oluşturmak, etkili, güçlü bir irade ortaya çıkartmak gerekiyor. 

Türkiye’de Kürt sorununun çözümünde geçmişten beri cümle şöyle kurulurdu: Barış olmadan Türkiye demokratikleşemez. Evet, bu cümle hala doğruluğunu koruyor. Güncelliyor kendini. Ama şu anda Ankara’daki genel siyasal tutuma bakıldığında bu cümleyi tersinden de kurmak önemli ve zorunlu: Demokrasi olmadan barış olmayacak. Dolayısıyla da Ankara’yı ancak, Türkiye toplumunun demokrasi konusunda güçlü bir iradesinin ortaya çıkarılması savaş politikasından, otoriterleşmeden geri çevirebilir, vazgeçirebilir.


Peki Kürdistan’da yaşananlar... Kongrenin sloganlarına, konuşmalara çok etki ettiğini gördük ama bir de size soralım: HDP’nin kongre sürecini nasıl etkiledi?

Bir kere daha yakın tanıma, güvensizliği aşma konusunda mesafe alındığını söyleyebilirim. Orada yaşanan acıyı es geçerek ya da üstünkörü değinerek, öylesine, sıradan sorunlardan biri olarak tanımlayarak bir pozisyon alma değil, tam tersine içselleştirme, sahiplenme, oradaki mücadeleye de, oradaki acıya da sahip çıkma anlamında ciddi bir ilerleme, olgunlaşma diye ifade edebileceğimiz durum var. Galiba HDK ve HDP, eklektik, farklı parçaların yan yana durduğu bir proje olmaktan çıkıp, bir ortak kimlik, ortak irade, ortak söz, söylem eksenine tam da bu şekilde oturacak.

Bir tarafıyla orada yaşananlara karşı batıda güçlü tepkiyi örgütleme çabası, ama diğer tarafıyla da toplumun diğer kesimlerinin sorunlarının da hiç ikinci dereceye itilmeden sahiplenilmesi tavrımız var. Bunu başarabilecek bir yaklaşımın, tutumun sergilendiğini düşünüyorum. Tabii önemli olan bunu sadece kongre ve konferans salonlarında dillendirmek değil, artık daha somut biçimde toplumsal alanda örgütlülüğe çevirmektir.


Kürdistan’da bir yanıyla katliam, bir yanıyla direniş var aslında... İki yönüyle ilgili de nasıl bir program var önünüzde? HDP’nin sürecin başından bu yana yaşananlara bakışında hiç dönüşüm oldu mu?

Muhtemelen başlangıçta geçici bir süreç gibi tarif eden bir tutum vardı ama ne yazık ki yaşananlar gösterdi ki aslında bu süreç çok da kısa süreli olmayacak. Aksine belki de Türkiye’nin köklü dönüşümünün geçiş dönemini yaşıyor olacağız. Bu da ister istemez HDP’nin tabloyu bilerek, gerçekliği dikkate alarak siyaset yapmasını, dil kurmasını ve geliştirmesini zorunlu kılıyor.

Burada muhtemelen Ankara’daki çözüm arayışları, yeniden masaya dönme ihtiyacının hissedilmeye, dillendirilmeye başlanması, evet, bir realite. Sanırım istenenin sadece çatışma yoluyla, operasyonlar yoluyla elde edilemeyeceğinin bir kez daha idrak edilmiş, kabullenilmiş olmasıyla ilgili... Ama bunun nihai, kalıcı bir diyaloga dönüşmesi, çözüm sürecine evrilmesi, tabii ki toplumsal çabalarla, baskıyla mümkün. 

HDP’nin bu toplumsal baskıyı kurmak konusunda sadece HDP’lilerle, bileşenleriyle değil, kendisine yakın gördüğü parlamentodaki bireyler ve siyasal eğilimlerle ya da toplumsal zemindeki, parlamento dışındaki mücadele platformlarıyla buluşması gerekiyor. Bu anlamda ciddi bir baskı mekanizmasının inşa edilmesine odaklanmak gerekiyor. Bu gerçekleşmediği takdirde ne bölgedeki talebi, beklentiyi karşılayabilmek, ne Türkiye’nin batısının gittikçe netleşen tek adam korkusuna, kaygısına ilaç olmak mümkün olmayacak.


Siz de sürecin kalıcı olduğunun görüldüğünü söylediniz. Önce, “Çocukları da alacağız” dediler, şimdi Şırnak ve Hakkari il merkezlerinin taşınmasını konuşuyorlar. Uygulamalar ve söylenenler, tarihteki Kürt isyanlarının bastırılması pratiklerini hatırlatıyor. Siz bunu nasıl görüyorsunuz? Kürdistan’la ilgili hükümet, gerçekten ‘gemileri yakan’ bir tutum mu sergilemek istiyor?

Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Daha doğrusu, bunu göze alabileceklerini kabul edemiyorum. Tabii ki bunu ister. Gücünün yeteceğine inansa, bunun mümkün olduğunu düşünse, hesaplarını, planlarını böyle yapar. Bunun önündeki engel, onun ahlaki, politik tutumu değil; sadece karşı taraftaki direncin, kararlılığın buna fırsat vermiyor olması, bunu imkansızlaştıran karşı duruşu örgütleyebiliyor olmasıdır.

Ben onlar açısından daha gerçekçi olan, daha mümkün görünen amacın, eninde sonunda dönülecek diyalog öncesinde muhatabı mümkün olduğunca zayıflatmak olduğunu düşünüyorum. Eninde sonunda Türkiye, AB süreci ya da başka nedenlerle demokratikleşmeyle ilgili kimi adımlar atmak zorunda kalacaksa, bunu yapmadan önce muhatabının iradesini mümkün olduğu kadar zayıflatmak, o demokratik ortamdan faydalanacak muhatabın örgütlülüğünü kırmak istiyor. Bireysel, örgütsüz bir toplumla bir iklim inşa etmeye çalışıyor. Önce muhatabının iradesini kırıp sonra ona bir demokrasi iklimi vaat etmeyi hedefliyor.

Burada sürecin ne kadar uzayıp uzamayacağı ya da sonunda ortaya çıkacak tablonun ne kadar barış süreçlerine uygun olacağı, Türkiye toplumunun ortaya çıkaracağı iradeye bağlı. Tabii ki Kürtlerin ortaya koyacağı tavır, Ankara’nın hesaplarının belki de ana belirleyeni; ama bir o kadar da, sorunun sadece Kürtlerle ilgili olmadığını, diğer toplumsal çevrelerin sadece Kürtlerle dayanışma için değil kendileri için de, emek için de, Alevilerin inanç eşitliği için de, diğer her şey için de bu sorunun demokrasi ve barış ekseninde çözülmesini istemesini zorunlu kılıyor. Böyle bir iradenin ortaya çıkmasını kırmak için de Kürtleri korkutamayan, Kürtlere geri adım attıramayan Ankara, Cumhurbaşkanı, örneğin akademisyenlere karşı çok sert tavır ortaya koyuyor ve böylece bunun bir dalgaya dönüşmesini, büyümesini, korkuya dayalı egemenliğin kırılmasını geciktirmeyi hedefliyor. Bu atmosferde tabii içerdeki dinamikler kadar Ortadoğu’daki gelişmelerin Türkiye’yi getirdiği nokta, Türkiye’nin müttefiklerinin nasıl bir tutum takınacağı da son derece belirleyici olacak.


Onları şu anda nasıl görüyorsunuz? Avrupa Birliği mesela, ya da ABD; savaşı durduracak bir pozisyona gelir gibi görünüyor mu?

Artık şöyle bir pozisyonda değiliz, Kürt sorunu o aşamayı geçti: Kürtler, talepleri dikkate alınıp sonra politik pazarlıklara feda edilemez. Bunu aştılar. Politikanın araçsallaştırıldığı, taraflara sempatik gelen mesajlar yayınlanıp pratikteyse ihalelerle, silah alımlarıyla, Ankara’dan taviz koparmayla geleneksel politikanın devam ettirildiği dönem, bence artık geçti. Bunu ne Avrupa Birliği, ne de ABD, yeniden deneyemez.

İki nedenle söylüyorum: Birincisi, artık karşılarında başka bölgede etkili, ciddi, iddiaları olan ülkeler var. Rusya-Çin-İran hattı belirleyici.

İkincisi ise hem Kürtler bunun böyle olmasına imkan vermeyecek kadar özneleştiler Ortadoğu’da -özellikle IŞİD’le mücadelenin kazandırdığı meşruiyet açısından söylüyorum-; hem de tabii Ankara’nın tavrı bunu çok belirledi -çünkü Ankara artık gerçekten öngörülemez, maceraperest, müttefiklerini de güç durumlara sokan, çıkar ilişkilerini bile tehlike altına itecek bir yaklaşım içine girdi.

Dolayısıyla bence önümüzdeki dönemde Irak’ta, Suriye’de bu kadar ciddi gelişmeler yaşanırken Türkiye’de hiçbir şey olmamış gibi olayı çok genelgeçer, ortalama sözlerle tarif ederek krizi örtme imkanının olmadığını AB de ABD de çok net biçimde biliyor. Büyük kırılmaların riskini de hiçbir muhatap, hiçbir müttefik kaldıramayacak durumda.

Şöyle bir sürecin yaşanabileceğini düşünüyorum: Ya Türkiye’yi ciddi adım atmaya zorlama ve artık kalıcı bir çözüme ikna etme ya da olacak gelişmeler karşısında Ankara’nın bunun tehlikesini idrak edebileceği bir kendi başına bırakılma, yalnızlaştırılma stratejisine tabii tutulması.

İki ihtimal de bence Ankara’nın yeniden hesap yapmasını zorunlu kılacak. Ama Ankara’da hala burnundan kıl aldırmayan, kuyruğu dik tutarak bu süreci en azından iç algı operasyonları açısından kendi lehine yönetmeye çalışan ya da sadece mülteci kozu üzerinden, IŞİD’le mücadelede kendisine ihtiyaç duyulmasını pazarlık konusu yaparak, esasa dair değişimi öteleyen bir tavır var.

Tabii galiba Ankara’da, zaman zaman örtüşen çıkarlarla birlikte farklı hesaplar olduğunu da görmeliyiz. Bir tarafta başkanlığa kodlanmış bir Cumhurbaşkanı var. Bunun için gerilimi, krizi yönetmenin, kontrol etmenin hesabını halen yapıyor. Öbür taraftan Nisan’da Yargıtay’da netleşecek olan Ergenekon Davası dolayısıyla şimdi Ankara’da Erdoğan’la ittifak halinde olan Yargı ve askeri bürokrasi içindeki tahmin edeceğimiz çevreler var. Bütün bu dengeler, önümüzdeki günlerde farklı evrilebilir, yol ayrımları yaşanabilir, büyük kırılmalar ortaya çıkabilir.


Ama Erdoğan, farklı kesimlerdeki yeniden masaya, müzakereye dönülmesi beklentisine rağmen, sizi de katarak, “Bir daha asla muhatap alınmayacaklar” diyor...

Erdoğan’ın sözleri üzerinden strateji geliştirmek, aslında yanıltıcı olabilir. Erdoğan’ın eğer başka çıkış olmadığını görürse, idrak ederse manevra yaptığını dikkate almamız gerekiyor. Bu bir beklentiyi diri tutmak anlamında değil; asla bu psikolojiyle söylemiyorum; ama buna mecbur bırakılabileceğine olan inancımla söylüyorum.

İkincisi, Ankara’da herkesin Erdoğan gibi düşünmediğini söylemek gerekiyor. Erdoğan’ın “Yanılmışım” deyip geleceklerini kurtardığı Ergenekon Davası’ndaki askerlerden tutun, medyada köşeleri tutup palazlananlara, danışmanlarına kadar çıkar ilişkisi olan ciddi bir potansiyel var. Ama bu potansiyel, uçuruma da Erdoğan’la birlikte atlayacak anlamına gelmiyor. Yağan yağmurda beraber ıslanmış olmaları, mezara kadar yan yana duracakları anlamına gelmiyor. Çıkarların çatışması ya da paylaşımın yeterince tatmin edici olmaması ya da Erdoğan’ın öngörülemez biçimde herkesi bir tehditle karşı karşıya bırakıyor olması çok belirleyici olur.

Ben, kişisel olarak ifade ediyorum, askeri bürokrasinin de bu gidişi nihai çözüme evrilecek bir umutla sahiplenmediğini düşünüyorum. Hatta başbakana yakın kimi isimlerden duyduğumuz, bildiğimiz kadarıyla, bu seyrin risklerinin bir süre sonra herkes tarafından göğüslenemeyecek olduğunun farkındalığını hissediyorum. Buna karşı durmaları, karşısında bir alternatif siyaset üretmeleri ne kadar mümkün, bilmiyorum. Ama ben büyük tehlikeyi gördüklerinde değişeceğini düşünüyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin hafızasına baktığımda iki şey görüyorum: Ya bu maceracılığa uluslararası dengeler de izin veriyorsa prim verip daha büyük kırılmalara neden olacaklar ve bundan ülke büyük bedel ödeyecek; ya da bir sağduyu, akıl, bir biçimde bu maceraperest tutumu durduracak, frenleyecek ve yeniden konuşarak ciddi bir değişimi, esastan bir değişimi zorlayacak. Bu ikisi dışında bir ihtimal yok. Ezmek, sindirmek... Böyle bir ihtimali eğer hepimiz duygu dünyamızdan, zihnimizden çıkarırsak, o zaman iki seçenekten hangisi olursa olsun... Tabii biz isteriz ki daha az kanlı, az bedel ödenen bir süreç yaşansın.

Ama buradaki kararlılık olmadan, Ankara’daki diğer aktörlerde değişim olmayacak. Ankara’da savaşın bedelini, faturasını bilenler, 90’larda bu alanda görevli isimler dahil herkes şu anda, çıkarları doğrultusunda barış döneminde barış diyen, savaş döneminde savaş diyen yazarlardan daha gerçekçi duruyor. İşin ciddiyetinin daha fazla farkındalar. Ama bir süre sonra şimdi savaş tamtamları çalanlar da çıkarlarının riske girdiğini görürlerse, barışa dair söylemlerin gücü ölçüsünde pozisyonlarını gözden geçirecekler.


Peki, HDP’ye yeniden dönersek... “HDP, barış ikliminde doğdu” dediniz. Şimdi çok ciddi bir savaş iklimi var, kamplaşma yaşanıyor. HDP projesi bu süreçte zarar gördü mü? Batıda çalışma yapabiliyor musunuz?

Tabii ki zarar gördü. Bunda şüphesiz Ankara’nın HDP’yi de hedef gösteren, siyasal kanalları tıkayan ve aslında siyasi hedeflerine ulaşmaya çalışan politikasının etkisi var. Çünkü askeri zeminde o hedeflere ulaşılıp ulaşılamadığını gayet iyi kendileri de biliyor, farklı rakamlar açıklasalar da gerçeğin farkındalar. 

Ama siyasal aktörleri etkisizleştirme, parti binalarını kapanmaya mahkum etme yaklaşımı, şüphesiz HDP’yi etkiledi. Ama HDP’nin bu durumu bir mazerete dönüştürmeden, “Koşullar böyle, olmuyor, ne yapalım” demek yerine tam da çatışmalı ortamdan çıkışı sağlayacak kriz dönemi siyasetini geliştirmesi gerekiyor. Kriz dönemi yönetimi, siyasetin en zor konularından biridir. Ama tam da rüşt ispatlamak böyle olur, varlığını anlamlı kılmak böyle mümkündür. 

Büyük toplumsal hareketler, ciddi siyasal dönüşümler de kriz dönemlerinden sonra gerçekleşir. Edilgen bir pozisyon almayıp, böyle analizler yapmayıp, “Hendek varken batıda bir şey yapamayız”, “Çatışma varken sözümüzü kimse duymaz” demek yerine, içe kapanmak, çekilmek yerine ya da bileşeni olan Kürt siyasetleriyle aynı pozisyona razı olmak yerine HDP, büyük buluşmaları sağlayabilecek yüzleşmeyi gerçekleştirmek zorunda. 

Yani, “Burası bizimdir, kuranlarındır; diğerleri de misafir olarak gelebilir” değil, “Hayır, burası bugün gelene, yarın gelecek olana da sonuna kadar açıktır; demokrasi mücadelesi veren, barıştan yana olan herkesin emeğinin, alınterinin olduğu bir platformdur” demeliyiz. Resmen HDP’li olmasa da, misyonuna, tezine uygun işler yapmış, pozisyon almış olanların kendi evleridir, çatılarıdır.


Gezi Direnişi dediniz... Bu dönemde çok tartışılan bir mesele: Gezi’de açığa çıkan potansiyel, sokağa çıkan kitleler, bugün Kürt halkını, barışı savunmak için neden sokağa çıkmıyor?

Algıyı kimin etkilediği son derece önemli. Sonuçta AKP medyası ve belki biraz daha merkez medyanın AKP’yle çıkar ilişkileri dolayısıyla gerçeği paylaşmaktan korkan aktörler, tabloyu böyle sunmayı başardılar. 

“Yahu Erdoğan zaten diktatör, çatışmadan besleniyor ama buna fırsat vermeyebilirdiniz, çatışmayı önleyebilirdiniz” diyenler var. Bu cümleye cevabı üretmek gerekiyor. Çatışmanın nasıl kaçınılmaz hale geldiğini, boyun eğilirse, çatışmadan kaçılırsa nasıl bir imhanın söz konusu olacağını yeterince o toplumsal çevrelere taşıyamadık. 

Ama bugüne kadar gerçekleşmedi diye bugünden sonra gerçekleşmeyecek denemez. Ben hala bunun mümkün ve zorunlu olduğunu düşünüyorum. Sadece hendekler üzerinden, empati ilişkisiyle kurulan bir dayanışma kotarmak belki çok kolay olmayabilir; çünkü bu çok yüksek bir erdemliliği, belki ahlakı, özveriyi gerektiriyor; ama Türkiye’nin batısı kendi yaşama alanına müdahalede Gezi tepkisini verdi. Şehirle ilgili kararlar, giyinme, düşünme, yaşama biçimine müdahale karşısında o tepkiyi vermişti. Bunu gözardı etmemek gerekiyor. Dolayısıyla aslında bu sürecin sadece Kürtlerle ilgili olmadığını, aynı zamanda Türkiye toplumunun bütününün inancına, düşüncesine, yaşama biçimine, şehrine müdahaleyi meşru gören bir algının olduğunu hissettirecek bir söylem geliştirildiğinde, belki de o küllenmiş, yarıda kalmış dinamizm, toplumsal muhalefet potansiyeli yeniden açığa çıkabilir. Ama kendisine dokunduğunu hissetmesi gerekiyor. Dayanışmayı aşan bir yaklaşımın, kendisini “asıl mağdur”, “asıl mazlum” gören, özne olarak mevcut iktidarı okuyan bir algının gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. O denli etkili bir sahiplenme ve karşı duruş öyle ortaya çıkar.


Ama bir yandan toplumsallığın bir miktar zehirlendiğine dair emarelerle de karşılaşıyoruz. Faşizm dönemleriyle karşılaştırılıyor. Linç kıtaları tahkim ediliyor, bunlar bazen katliam da yapıyor. Muhbirleşme tartışılıyor, paramiliter örgütler var, “Kan banyosu yapacağız” diyenler var... Bir yanda böyle bir potansiyel var. Burada bir risk görüyor musunuz? İç savaş potansiyeli de taşıyor mu? Ya da nasıl temizlenecek bu?

Bu saydığınız örneklerin “organize işler” boyutunu es geçmemek gerekiyor. Toplumu topyekün militarist eğilim içinde görmek, toplumsal mücadeleye dair umudun, inancın uyanmasını engeller. Toplumsal hareketlerde zaten kitle içinde birilerinin militarize ettiklerinin değil tersinin nerede durduğudur belirleyici olan.

Elbette olumsuzu görmeliyiz, bilmeliyiz, bunu dikkate alarak gerçekçi olmalıyız. Bu anlamda romantik bir barışseverlik, demokratlık, elbette işlevsel değil, gerçekçi de değil. Ama şu da bir vakıa: Ben toplumda bir muhalefet dalgası ortaya çıkacağını düşünüyorum. Türkiye’nin 12 Eylül’ün sindirdiği, geçmişte çok ağır bedeller vermiş, akademide de, medyada da güçlü bir potansiyeli var. Aynı şekilde 90’lı yıllarda doğan gençliğin otoriter eğilimlere karşı, kendi yaşam alanlarına müdahalelere karşı ciddi bir tahammülsüzlüğü var. Çok önemli şeyler bunlar. Sosyopsikolojik açıdan önemli ipuçları... Ama galiba bunların kendilerini ifade edeceği platformları kurmak gerekiyor. Cesaretlendirecek zeminleri inşa etmekle ilgili sorun var. Yoksa ben toplumun tümüyle linci normal gördüğü, içselleştirdiği kanaatinde değilim.



Joe Biden net söyledi:  PYD’yle yürüyeceğiz


Joe Biden görüşmesi sizin açınızdan neden önemliydi? Ne görüştünüz, ne konuştunuz?

Öncelikle, gündemlerinde iki ana başlık vardı. Bunlardan biri, IŞİD konusu dolayısıyla Suriye’nin geleceği, IŞİD’le mücadelede ortaklaşılması; ikinci konu da daha çok Türkiye’nin Kürt sorununu siyaset ve diyalog yoluyla, barışçı yöntemlerle çözmesi eksenindeydi.

Birinci konunun en temel galiba mesajı, Suriye’de IŞİD’le mücadelede herkesin ortaklaşması gerektiği yönündeydi. Dolayısıyla da IŞİD’le mücadelede PYD’yle işbirliğinin önemli olduğunu, devam edeceğini çok net biçimde ifade etti.

Diğer konuda, Türkiye’nin Kürt sorununun çözümü yaklaşımıyla ilgili de, askeri yöntemlerin hiçbir taraf için kabul edilemez olduğunu, kendilerinin bir şey dayatmayacağını ama nelere karşı olduklarını da evrensel değerler ve kendi deneyimleri üzerinden paylaşabileceklerini ifade etti. Amerika’da Cumhuriyetçilerle Demokratların arasında da ciddi siyasal farklar olduğunu ama ortak sorunlara çözümler geliştirdiklerini ifade etti. Sinn Fein’in IRA’nın siyasi kanadı gibi göründüğünü ama buna rağmen Sinn Fein’le siyasi çözümün geliştirilebildiğini söyledi.

Biz anayasa tartışmaları için bir şey söylemeyiz ama bizdeki Başkanlık, denetlenen, yetkileri sınırlanmış bir başkanlıktır, vurgusu yaptı; “Ama nasıl bir model olacağına tabii Türkiye toplumu bilecek nasıl bir model tercihi olacağını” gibi vurgular vardı.


“PYD’yle yürüyeceklerini net ifade ettiler” dediniz. Cenevre 3’le ilgili de bir vurgu oldu mu?

Doğrudan Cenevre’ye dair bir vurgu yoktu. Ama Suriye’nin geleceğiyle ilgili geçici hükümeti herkesin kabul ettiğini net ifade etti. Dolayısıyla bu sürecin içinde olanlar, destek verenlerle yürüneceği ifadesini kullandı.



OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ