Bir tarihbilimcinin dediği gibi, bir halk için en büyük felaket, tarihinin düşmanları tarafından yazılmasıdır. Bu belirleme, Kürtleri doğrudan ilgilendiren son derece anlamlı bir belirlemedir. Bu nedenle de Kürtlerin binbir zorluğa rağmen kendi tarihlerine el atması ve yazması, başlı başına bir öneme sahiptir.

Kürdistan ve Mezopotamya’nın kadim halklarından biri olan Kürtlerin kimliği, İttihat ve Terakki’nin devamı niteliğindeki Kemalist rejim tarafından Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren resmen yasaklanmış ve bunun yerine “ret ve inkara” dayalı bir “Türk resmi tarihi” ikame edilmeye çalışılmıştır.

Mustafa Kemal, 1923’te gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi’nde, “Osmanlı tarihi baştan sonuna kadar hakanların, padişahların, kişilerin, en nihayet zümrelerin hal ve hareketini kaydeden bir destandan başka bir şey değildir. Geçmişin, yüzyılların elimize tarih diye uzattığı kitabın özü bundan ibarettir” derken; kendisi de daha 1930 yılında hazırlatıp yürürlüğe soktuğu “Türk Tarihinin Anahatları” adlı rehber- kitapçıkta, Türk resmi tarih öğretiminde şu ırkçı söylemi dayatmaktadır:

“Türk tarihi, Türk milletine, dünya yüzünde insanlığın doğduğundan beri en asil ve en yüksek insan tipini kendi ırkının temsil ettiğini, asırların yürüyüşünce beşeriyetin karanlık göklerinde müselsel medeniyet ufuklarının (devam edegelen uygarlık ufuklarının M.B.) kendi ırkının zeka ve kabiliyet elleriyle açıldığını anlatır. Türk tarihi Türk milletine kendi ırkının askerlikte, idarede, siyasette olduğu kadar ilimde, fende, edebiyatta, resim, musiki, mimarlık, heykeltraşlık gibi sanatlarda dahi ne kadar eşsiz bir istidat ile (yetenekle M.B.) yoğrulmuş olduğunu anlatır.

Türk tarihi, Türk milletine, dünyanın insan izi taşıyan her parçasında kendi ırkının zamanla silinmemiş ve silinmiyecek hakimiyet ve hars (kültür M.B.) damgası basılı olduğunu, başka milletlerin tek nümunesiyle (örneğiyle M.B.) öğündükleri devletlerin en büyüklerinden çok daha büyüklerini yüzlerle kurmuş, her mana ve mahiyette şan-şeref kaynaklarından kana kana içmiş, görgülü bir soydan geldiğini anlatır.” (Bkz. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti: Tarih - IV, s. 258-259).


Cumhuriyetin düzmece tarih yazımı

Bu resmi tarih belirlemesi, aslında 1925’te gizlice hazırlanıp yürürlüğe konan Şark Islahat Planı’nın öngörüsünden başka bir şey değildir. Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu direktifi, asker ve sivil Kemalist kalemşörlerce derhal dillendirilmeye ve hayata geçirilmeye başlanmıştır.

Keza, Mezopotamya ve Anadolu’da boy vermiş Sümer, Hitit gibi uygarlıklar bir çırpıda Türklere mal edilerek, düzmece bir tarih kuramına geçilmiş; İslam’ı önceleyip bu kurama uymayan Zakir Kadiri Ogan gibi Orta Asya kökenli tarihçiler ise tardedilmiştir. Mustafa Kemal’in bu konuda Türk Tarih Kurumu’na gönderdiği uzun mektup ise yakın tarihlere kadar gizli tutulmuştur. Bu gelişmeden sonra Mustafa Kemal’in tarih kuramına karşı çıkacak tarihçi, artık yok gibidir.

Sözgelimi, artık tarihçiler, İttihat-Terakki yönetiminin Arnavut kökenli Naci İsmail’e (Pelister) -nam-ı diğer Dr. Friç- hazırlattığı düzmece Kürt Tarihi’ndeki, “Kürt milletinin ve Kürt dilinin olmadığı” yollu tezler doğrultusunda tezler üretmeye başlar. Hüseyin Namık Orkun gibi Kemalist tarihçi ve dilciler, ilk olarak Batılı oryantalistlerin ortaya çıkararak okudukları Orhon-Elegeş Yazıtları’nın içeriğini bile değiştirerek, “Körtle (güzel M.B.) Han Alp Urungu” söylemini “Kürt”e dönüştürmüş; Kürtlerin aslen Türk olduğunu, dillerinin de “Dağ Türkçesi” olduğunu iddia edebilmişlerdir.


Dışta inkarcı, içte itirafçı!

Gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet yöneticilerinin, bilgilenmek amacıyla zaman zaman Batılı ya da Doğulu eserleri çevirttikleri bilinmektedir. Nitekim, önemli Kürt tarihi eserlerinden, Bedlis Miri Şerefxan’ın Şerefname’si, öneminden dolayı Osmanlı döneminde birkaç padişah tarafından Osmanlıca’ya çevirtilmiş; 1930’lu yıllarda Diyarbakırlı aydın Süleyman Savcı tarafından yapılan çevirisi ise birkaç yetkilinin elinde kalmıştır. Bilindiği gibi bu tarih eseri geçmiş yüzyıllarda Batı dillerine kazındırılmış olduğu halde Türkiye’deki yayını ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında Mehmed Emin Bozarslan tarafından gerçekleştirilebilmiştir.

Kemalist elitin bu “tecahülüarifane” yani “bilip bilmezlikten gelme” politikası, gizli belgelerde doğrudan kendisini ele vermektedir. Zaten devlet, resmi planda “ret ve inkarcı”, gizli planda “itirafçı ve kabulcü”dür. Bunun en çarpıcı örneğini, 1945’te hükümet tasvibiyle eski Vali ve dönemin Mülkiye Baş Müfettişi Ahmed Hasib Koylan’a hazırlatılan ve büyük bölümünü ilk kez 1993’te “Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri” konulu eserimizde yayımladığımız gizli Kürt Raporu’nda görmek mümkündür. 

Sözgelimi bu çalışmada, “Kürtlerin tarihi kökeni” irdelenirken gerek Batılı gerekse Doğulu kaynaklardan gidilerek konu, “Efsanevi Yaklaşım, Şehname’ye Göre, Mesudi ve Diğer Arap Tarihçilerine Göre, Ermeniler’e Göre, Minorski’ye Göre, Ksenofon’a Göre, Britanya Ansiklopedisi’ne Göre, İslam Ansiklopedisi’ne Göre, Kürd Aydınlarına Göre” gibi ara başlıklar altında incelenmektedir. Türk Ocakları ile Türk Tarih Kurumu’nun gizlice çevirtip yayımlamadığı eserler de, bunu açıkça göstermektedir.

Bu bölümü kapatırken, Cumhuriyet Meclisleri üstüne çalışma yapan Prof. Dr. Ahmet Demirel’in belirlemesine yer vermek, Kürt tarihi konusunda nasıl bir sansür ve saptırma içinde olunduğunu göstermesi açısından önemlidir. Prof. Demirel, 1925’ten önce açık ve gizli Meclis zabıtlarında “Kürdistan” adının yüzlerce, binlerce kez geçtiğini ancak Kürdistan’da Umumi Müfettişlik rejimine denk gelen 1927-1947 dönemine ilişkin meclis zabıtlarında sadece 5 defa “Kürd” kavramının geçtiğini, bunların 4’ünün mansıb olarak, 1’inin ise Ermenilerle birlikte suçlama konusu olarak geçtiğini bildiriyor.


Tarihü’l - Devletü’l - Ekrad’ın önemi

Bilindiği gibi Kürtlerden ve Kürdistan’dan çokça söz eden ve  ilk Türk tarihi kabul edilen Raşideddin’in Camiü’t-Tevarih’i, 13. yüzyılın sonu ile 14. yüzyılın başlarına tarihlenmektedir. Bildiğimiz kadarıyla bunun bir yayını Karl Jahn tarafından “Die Geschichte der Oğuzen des Raşidaddin” adıyla, 1969’da Viyana’da tıpkıbasım olarak yapılmıştır. Aynı eserin “Oğuzname” bölümü, daha sonra 1972’de Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidi Togan tarafından, “Oğuz Destanı” adıyla İstanbul’da yayımlanmıştır. (Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki duruşmalarımda, buna benzer Türk yayınlarını zaman zaman Kürt ve Kürdistan gerçeğini kanıtlamak için kullandığımı, bugün biraz da bu bilimdışı ret ve inkar politikasını ikame edenlere acıyarak hatırlıyorum.)

Başta Xenofon’un Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) adlı tarihi eseri ile Asuri din kitapları ve Arap tarih eserleri olmak üzere Kürtlerden ve Kürdistan’dan söz açan çok sayıda kaynağı bir yana bırakırsak Kürtlere ilişkin doğrudan tarih yazmaları 13. yüzyıla dayanıyor. 1257 tarihli, tek nüshası İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan bu eser, Tarihü’l- Devletü’l- Ekrad’dır (Kürd Devleti Tarihi). Memlük Hanedanlığı’ndan da söz ettiği için yazma eserin başlığına sonradan “ve’l-Etrak” kelimesi, farklı bir yazıyla (istinsah) eklenmiştir.

Bu eserden ilk söz açan, ünlü Fransız bilim insanı Claude Cahen’dir. Cahen, “Le Syrie du Nord” (Kuzey Suriye) adlı eserinde (Paris-1940), “İstanbul Arap Kronikleri” (341 Yununi, Ayasofya) içinde bu esere de yer vermektedir:

“Khazradi (Muhammed b. İbrahim b. Muhammed abi Bakr bin Abdalaziz abi’l - Favaris al - Ançari), bizce pek bilinen bir şahsiyet değildir. 658/1260 yılları arasında yazmıştır. Yununi’nin yararlandığı, eserlerden en son alıntı ulaşan tek el yazması, eserinin bir bölümüdür. (589/ 1193, 655/ 1257) İki ucu (başı ve sonu) çıkarılmış ve “Tarikh Davlat al- Akrad wa’l- Atrak” (Kürd - Eyyubi ve Türk - Memlük Hanedanlarının Tarihi) adlı başlık eklenmiştir. Vasat bir kompozisyondur. Genel olarak 630’a (H) kadar Sibt ibn- al- Cavzi’nin eserinin yalın bir özeti niteliğindedir.

Harzemler’in tarihini verebilmek için Na Sawi’den alıntılarla genişletilmiştir. 631’den itibaren Sibt’in tanındığı dönemde, yazar Sibt’in bilgi kaynaklarına çok yakın gibi görünen kişisel yorumlarını vermektedir.” (Bkz. age, s. 67- 68).

El - Hazreci, Ebu’l - Favaris Abdülaziz Muhammed bin İbrahim el- Ansari’nin (Kısa adı El- Hazreci), tek nüshası  İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan eserinin esas adı, yukarda da vurguladığımız gibi “(Tarihu) Tarihü’l- Devletü’l- Ekrad”dır (Kürd Devleti Tarihi). Eserin adına, sonradan başka bir istinsahla “ve’l- Etrak” kelimesi eklenmiştir. Tarih eserinde, özellikle “Eyyubi Kürd Devleti” anlatılmaktadır. Ancak eser, Selçuklular dönemini de belli ölçüde kapsamaktadır.

Dünyada bilinen ve bizim tarafımızdan da görülüp mikrofilme alınan tek nüshası, Süleymaniye Kütüphanesi Hekimoğlu Bölümü’nde, 695 no’da kayıtlı bulunmaktadır. Söz konusu Arapça el yazması, 571 - 655 (miladi 1173- 1257) olaylarını içermekte olup Selahaddin Eyyubi döneminin önemli kaynaklarındandır. Tarihin doğrudan yazarın kendi yazısıyla yazılmış olması ihtimali çok büyüktür. Kitap, büyük boy 400 sayfadan (200 varak) oluşmaktadır. Selahaddin Eyyubi döneminin ünlü tarihçilerinden İbn Şaddad’ın “El- Navadir el- Sultaniye” adlı eseri ile Selahaddin Eyyubi’den sonraki tarihçilerden Sibt bin el - Cavzi’nin “Miratü’l- Zaman” adlı tarih eserleri esas alınmıştır.

Eserin, doğrudan yazarının hattıyla olması -yani istinsah eser olmaması dolayısıyla- dünyada başka nüshasının bulunmaması ihtimali güçlüdür (Bkz. Doç. Dr. Ramazan Şeşen: Salahaddin Devrinde Eyyubiler Devleti, İst. Ün. Ed. Fak. Yay. 1983, s. 20- 21). Gerçekten de, Arapça eserler bakımından zengin kütüphanelerden kabul edilen Mısır İskenderiye Kütüphanesi’nde doğrudan yaptığımız incelemede de, sadece bu eserin bir CD’si bulunmaktaydı.

Tahmin edileceği gibi gerek Kürtlerden gerekse Selahaddin Eyyubi döneminden söz eden birçok Arap tarih eseri ve kroniği bulunmaktadır. Ancak bu dönemin ve Kürt tarihinin en önemli eserlerinden biri, Kürdistanlı bir tarihçi olarak kabul edilen İbnü’l- Esir’in “El- Kamil fi’t - Tarih” adlı eseridir. İbn El - Esir, doğrudan Selahaddin Eyyubi’nin sarayında bulunmuş ve savaşlarına katılmış bir tarihçidir. Bu nedenle, eseri doğrudan gözlemlere dayalı bir siyasi tarihtir. Bu eser, yakın geçmişte bir komisyon tarafından Türkçe’ye çevrilerek “İslam Tarihi”  adıyla 6 cilt olarak yayımlanmıştır.


‘Tarihü’l- Devletü’l- Ekrad’ın ‘benlik’ serüveni

Doğrudan ilk Kürt tarih eseri olması ve 13. yüzyılın ortalarına tarihlenmesi açısından büyük öneme sahip olan bu eseri, ilk kez 1980’li yılların başlarında mikrofilm olarak kopya etmiş ve rahat okunabilmesi için tümünü fotoğraf kartlarına bastırmıştım. Cunta’nın ilk yılları olduğu için bir-iki nüsha da kağıt kopya çekmiştim.

Aklıma ilk gelen kişi, o tarihlerde İsveç’te bulunan Mehmed Emin Bozarslan olmuştu. Çünkü eser, 13. yüzyıl Arapçasıyla kaleme alınmış el yazması bir eserdi. Yani herkesin rahatlıkla içinden çıkabileceği türden değildi. Bu nedenle, büyük önem verdiğim eseri o tarihlerde İsveç’te yaşayan Kemal Burkay aracılığıyla Bozarslan’a göndermiştim. Ancak Bozarslan, o aşamada zamanının olmadığını söyleyince Burkay, eserin bu fotoğraf kopyasını, aynı zamanda bilim insanı olan Dr. Kemal Fuad’a vermiş.


Melbourne’de tez konusu

Aradan epeyce zaman geçmiş ve eserden haber çıkmamıştı. Eserin Kemal Fuad’da olduğunu biliyordum, o kadar. Ancak, 1987 başlarında Almanya’ya bir gelişimde, Prof. Dr. Joyce Blau’un Kürdoloji Yayınları Bibliyografyası’nda, Akademik Çalışmalar (1977- 1990) arasında bizim tarih eserine rastlamayayım mı? Meğer Kemal Fuad, söz konusu eseri hemşerisi Fehmi Hüseyin Hafız’a vermiş; o da Avustralya’da Melbourne Üniversitesi’nde bunu doktora tezi olarak işlemiş.

Bundan kısa süre sonra Avustralya’ya gittiğimde, yine bir doktora öğrencisiyle birlikte Üniversiteye giderek üç cilt olarak hazırlanmış ancak henüz basılmamış bu tezi doğrudan gördüm. Birinci cilt İngilizce inceleme-araştırma; ikinci cilt eserin İngilizce çevirisi; üçüncü cilt eserin tıpkıbasımı. Durumu kütüphane müdürüne anlatarak ancak ilk cildin bir formasını parayla kopya ettirebildim.

Bu kitabın serüveni, bende hoş bir anı olarak kaldı. Günün birinde, halen Londra’da yaşayan ve Kürdoloji yayınları üstüne faaliyet yürüten Eslixan Yıldırım benden öneri isteyince tereddütsüz bu eseri önerdim. İngiltere’deki görüşmemizde, bu çalışmanın bir kopyasını sağladığını öğrenmiştim. Şimdi görüyorum ki, eserin Kürtçe’ye çevirisi de gerçekleşmiş ve verdiğim sözü yerine getirmem, yani esere “önsöz” yazmam isteniyor.

Ben de tereddütsüz  öneriyi kabul ettim ve bu ilk Kürt tarihi eserinin “ben”i özellikle ilgilendiren macerasını paylaşmak istedim. Çünkü biliyorum ki, bu çalışmaları yaparken Batı literatürünü tanımak ve Ortadoğu/Osmanlı kaynaklarından yararlanabilmek son derece önemlidir. Çünkü Kürdoloji biliminin babası Batı, Kürdoloji kaynaklarının anası ise  Mezopotamya ve Ön Asya literatürüdür. Kendi payıma bu noktada en önemsediğim husus ise yalnız Türklerin değil kendi kaynaklarını yeterince bilmeyen Kürtlerin de bu vesileyle “önemli” bir kaynağa ulaşacak olmalarıdır.


MEHMET BAYRAK