
ORTADOÐU’DA NELER OLUYOR?
1. BÖLÜM
Ortadoğu’da neler oluyor? Dünyanın her yerinden, farklı kimliklerden çok sayıda insan, bu soruya yanıt arıyor. Biz de iki bölümlük yazımızda bu soruya yanıt bulmaya çalışacağız.
Dosyamızda, Ortadoğu’da geliştirilmek istenen Yeşil Kuşak Projesi’nden İran Devrimi’ne; Talibanların Afganistan’da ABD ve Suudiler tarafından yönetime getirilmesinden Türk-İslam sentezli 12 Eylül Darbesi’ne; İran-Irak savaşından Körfez Savaşı’na kadar birçok başlığı inceleyip bugüne bakmaya çalışacağız.
Ortadoğu’nun bugününü anlayabilmek içinse “İkiz Kuleler”e saldırıyı, Irak işgalini, Saddam’ın idamını, Arap Baharı’nı, Kaddafi’nin sonunu, ABD Büyükelçiliği’ne hem de ABD silahlarıyla yapılan saldırıyı, Müslüman Kardeşler’in kısa süreli iktidarını, Suudi-ABD destekli Sisi darbesini, Erdoğan-Gülen ittifakının bozulmasını, İran ambargosunun gidişatını, Suriye’de Libya’nın tekrarlanması çabalarını ele alacağız.
Bütün bunlar içinde Rojava Kürdistan gerçeğine karşı koçbaşı gibi kullanılan DAİŞ çeteciliğini ve ona karşı mücadeleyi, Kerkük-Musul merkezli gelişen yoğun savaşı, Sünni-Şii çatışmasına neden olabilecek fay hattını ve Yemen’de Husilerin devreye girişini analiz etmeye çalışacağız.
Analizimizin yerli yerine oturması içinse, ABD öncülüklü Koalisyon güçlerini; İran-Rusya’yı; Suriye-Irak ittifakını; Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin başını çektiği, KDP’yi de dahil ettiği Sünni Blok’u; bölgedeki çelişki, çatışma, kaos ortamında huzura erebileceğini sanarak buna göre politika üreten İsrail’i; Suriye’de düşürülen Rus uçağını; Avrupa’ya Türkiye eliyle ihraç edilen terör ve toplu kıyımları; Suriye göçmenlerin Türk devleti tarafından neredeyse nükleer silah gibi tehdit aracı olarak kullanılmasını; Kuzey Kürdistan’da yoğunlaşan savaşı; yükselen siyasal İslam ile yükselen öz yönetim projesini inceleyerek bitireceğiz.
Yukarıda belirttiklerimiz, bugünkü Ortadoğu’nun sadece basit bir resmini çiziyor. Milyonlarca göçmen, harabeye dönmüş şehirler, açlık, hastalık, soğuk, kâr marjları giderek yükselen silah tekelleri ve rantla kazanılacak servetler... Bunlar da resmin bir başka yüzü. Yani Ortadoğu, tarihin birçok kesitinde olduğu gibi bugün de, yeni bir sürece girişin ağır sancılarını çekiyor.
Ortadoğu, insanlık tarihi açısından kader belirleyici bir role sahip olmuştur. Semitik ve Aryenik dil-kültür toplulukları bu kader belirleyicilikte merkezi rol oynamıştır. İnsan yapımı olan maddi ve manevi değerlerin ilklerinin önemli bir bölümü bu coğrafyada insanlığın hizmetine girmiş ya da başına bela olmuştur.
* İlk tarım bu coğrafyada yapılmış, ilk hayvan burada evcilleştirilmiştir. Adına tarım-köy devrimi denilen neolitik, tanrıçaların elleri üzerinde yükselerek insanlığın başına taç olmuştur.
* Toplumsallık, komünalite, demokrasi, doğa ile uyumlu yaşam, ahlaki-politik toplum ve kadın özgürlüğü gibi değerler bu coğrafyanın insanlığa sunduğu özgürlük ağacının meyveleri olmuştur.
* İlk zanaatçı, ilk büyücü, rahip, yönetici, savaşçı, hep bu coğrafyada tarih sahnesinde arz-ı endam etmiştir.
* Tanrılar ilk kez bu coğrafyada tapınak odalarına taş ya da ağaç heykeller olarak konulmuş ve oradan da zamansız-mekansız-şekilsiz bir ruh olarak göklere yükseltilmiştir.
* Kentler, surlar, kent devletleri, hanedanlıklar, krallıklar, imparatorluklar, ilk bu coğrafyada inşa edilmiştir.
* Sınıflar, tüccarlar, ordular, bürokratlar, kanunlar ve devasa boyutlarda inşaatlar, adeta “İnsanlığı ezmek için buradayım” dercesine ilk bu coğrafyada göklere yükselmiştir.
* Gemiler ilk bu coğrafyada ırmaklara, göllere, denizlere indirilmiştir.
* İlk dil öbekleri yine bu coğrafyada oluşurken, yazı da burada insanlığın hizmetine sokulmuştur.
* Adına astronomi denilen göklerin dili, ilk bu coğrafyada çözülmüştür.
* Tekerlek ilk bu coğrafyada dönmüştür.
* Para ilk kez bu coğrafyada tedavüle girmiştir.
* Kadın, ilk ezilen sınıf ve sömürge ulus olarak bu mekanda karılaştırılmıştır. Oradan da tüm toplumun karılaştırılmasına geçilmiştir.
* Artık üründen artı değere dönüşüm, değişim değeri, metalaşma, sömürü... bu mekanda insanlığın başına bela edilerek yabancılaşmanın temelleri atılmıştır.
* Adına feodalizm ya da kölecilik ne denilirse denilsin, ilk sınıf savaşımları, yurt savunmaları, etnik direnişler ya da inanç direnişleri, uygarlığa karşı demokratik uygarlık unsurları olarak ilk bu coğrafyadan dünyaya yayılmıştır.
* Uygarlık unsurları daha çok maddileştikçe, maddi-manevi, doğal ve başta insan olmak üzere insan yapımı tüm değerler daha çok metalaştıkça, peygamberler önderliğinde insanlığın ahlaki-vicdanı ölçüleri, bu topraklarda Zerdüştilik ve İbrahimi tek tanrılı dinler olarak ayağa kalkmıştır.
İşte bugün her türden çelişkinin kıyasıya çatıştığı, acımasız cinayetlerin ve canilerin devreye girdiği bu coğrafyada tarihe böyle girilmiştir.
Tüm güçlerin mecburi durağı
Bu bölge, insan yaratımı maddi ve manevi değerlerin açığa çıkmasında, toplumculuğun ve toplumdışılığın üretilmesine oynadığı rol kadar, coğrafi durumu ve doğal zenginlikleri açısından da stratejiktir.
Bu coğrafya, Kafkasya’dan Hint Okyanusu’na, Akdeniz kıyılarından Avrupa ve Afrika’nın olduğu kadar Asya’nın da derinliklerine uzanan yol hattında bulunmaktadır. Yani dünyaya açılmak isteyen tüm güçlerin zorunlu uğrak merkezi olmaktadır. Diğer yandan iklimi, bitki örtüsü kadar yer altı zenginlik kaynakları da oldukça iştah kabartıcıdır. Bu nedenle de önce tüccarların, bilim insanlarının uğradığı bu coğrafyayı nalları altında çiğneyen devasa ordular ve onlara hükmeden cihan imparatorları hiç eksik olmamıştır. Bunun için de bu coğrafya hep talan edilmiş, yıkılmış, yakılmıştır; halkı da katledilmiş, köleleştirilmiş ya da sürgüne uğratılmıştır. Sadece resmi devlet orduları değil özel kurulmuş cinayet birlikleri tarafından da insanlığından utanır hale getirilmek istenmiştir. Yani öyle görülüyor ki, uygarlık tarihi boyunca bu coğrafyanın kaderinde hep Akdeniz’de, Ege Denizi’nde boğulmak, zulüm görmek ve insan kellelerinden kaleler yapılmak varmış. Doğal olarak da büyük acılar, büyük umutlara ve büyük direnişlere vesile olmuş. Bugün olan da budur...
Dini çelişkilerin rolü
Bu topraklarda uygarlığın geliştirmek istediği ahlaksızlık karşısında Zerdüşt inancının ve ona bağlı olarak da Babil zulmünün karşısında İbrahimi dinlerin tohumları atılmıştır. Mısır firavunluk sistemi Museviliği doğururken Babil sürgünleri de Kitab-ı Mukaddes’i kaleme almıştır. Roma zulmüne ve işbirlikçi Yahudiliğe karşı ezilen, direnen yoksulların önderi İsa ve İsevilik ortaya çıkarken; ömrünü doldurmuş Bizans ve Sasanilerin arasındaki çelişkilerden de yararlanarak varlığını sürdüren yerel egemenlerin baskısına karşı Hz. Muhammed ve İslam’ı yeni bir peygamber ve dünya dini olarak kendini var etmiştir. Bu biçimiyle sadece etnik değil inanç kimliklerinin de yerden mantar biter gibi bittiği ve sadece savaşçıların değil tanrıların da cirit attığı bu bölgede mezhep-tarikat savaşları da egemenlik kurma ya da sınıf savaşımlarının, hem de çok acımasız bir biçimi olarak gelişmiştir. Haçlı Seferleri, bunun en uzun soluklu ve kanlı örneği olmuştur. Yahudi-Hristiyan çelişkileri, Kudüs seferleri, farklı inanç grupları, mezhep ve tarikatlarla devletçi İslam arasında yürütülen savaşlar da bölge kaderinde önemli rol oynamıştır ve oynamaya da devam etmektedir.
Soykırım ve mülteci trajedisi
Êzîdîlerin yaşadığı 73 ferman da bu durumun bölgedeki önemli göstergesi olmuştur. Ermeni Soykırımı, Rumların Anadolu’dan kovulması, böylesi bir tarihsel mirasın önemli arka planı olmaktadır. Elbette var olana karşı çıkılması, savaş, yıkım, acı, daha fazla ölüm ya da köle anlamına gelmektedir. Ortadoğu, tarihi boyunca hep bunu yaşamıştır. DAİŞ tarafından kaçırılan Şengalli Êzîdîlerin, başta genç kadınlar ve çocuklar olmak üzere köle pazarlarında satılması ile “mülteci krizi” denilen Ege ve Akdeniz’de yaşanan insanlık dramı, bu trajedinin bölgenin yakasından halen düşmediğinin göstergesidir.
Maddi uygarlığı hakim kılma çabaları
17 ve 18. yüzyıllarla birlikte bölge üzerinde giderek egemen olmaya başlayan başta İngilizler olmak üzere Avrupalı güçler, bölgede maddi uygarlığın tüm göstergelerini hakim kılmak için İslam’ı en etkin bir şekilde kullanma arayışı içine girmiştir. Suudi ailesinin de içinde yer aldığı Vahabi Tarikatı, özel olarak İngilizler tarafından beslenerek bölge insanının başına bela haline getirilmiştir. Balkanlarda da ulus-devlet eksenli bağımsızlık hareketlerini besleyen ya da destekleyen İngiltere, Yunanistan’ın Osmanlı’dan kopmasını sağlamıştır. Osmanlı’da bu gelişmeler karşısında idari, askeri ve diğer alanlarda önemli değişimler de yaşanmaya başlamış; Tanzimat Fermanı ile yeni bir sürece, yarı sömürge dönemine geçilmiştir. Diğer yandan Suudi Arabistan’da ve Arap dünyasında Vahabilik’le Osmanlı’yı sınırlamak isteyen İngiltere, Mısır Hidivliğini işgal ederek Kuzey Afrika kapılarını İngiliz sömürgeciliğine aralamıştır. Giderek güçten düşen ve “hasta adam” diye nitelendirilen Osmanlı, Abdülhamit’le 33 yıl boyunca adeta can çekişen, komalık durumunda kalmıştır. O nedenle de dönemin Osmanlı’sına “Hasta Adam” denilmiştir.
1900’lü yılların başına göstermelik de olsa Osmanlı egemenliğinde giren bölgenin önemli bir bölümü, yeni dengeler ve hakimiyet savaşlarına tanık olmaya başlamıştır. Aynı zamanda dünyanın genelinde yaşanan yeniden paylaşım savaşı da adım adım kendini hissettirmektedir.
Sykes-Picot Anlaşması
Son 200 yıldır bölgede etkinlik mücadelesini yürüten İngiliz-Fransız ve Rus egemenlerinin yanında Almanların da taze-dinamik güç olarak devreye girmesi ve buna bağlı olarak hızlı bir şekilde bloklaşmaların da oluşması, bölge üzerindeki paylaşımı daha şiddetlendirmiştir. Bu durum Japon-Rus savaşı kadar Osmanlı’da yaşanan İttihat-Terakki darbesiyle Sultan Abdülhamit’in tahtan indirilmesi ile yeni ve dönülmez bir safhaya evirilmiştir. Almanya’nın da teşvik ve desteğiyle Japonlar üzerinden Ruslar zayıflatılarak bölgedeki hakimiyet mücadelesinden uzaklaştırılmak istenirken, İttihat-Terakki darbesiyle de Almanya “doğuya açılım” projesi çerçevesinde Osmanlı üzerindeki tartışılmaz egemenliğini göstermiştir. Buna karşı da İngiliz-Fransız-Rus merkezli İttilaf Devletleri Bloku oluşmuştur. Oluşan yeni güç dengeleri ve bloklaşmalar ilk meyvesini Balkanlar’da ve Arap dünyasında vermeye başlamıştır. Vahabi Tarikatı’nın çekirdeği olan Suudi ailesi öncülüğünde Yemen’de İngiliz destekli olarak yürütülen savaş 1915 yılında belli bir sonuca ulaşırken, Osmanlı bayraklı Alman gemilerinin Karadeniz’de Rus filolarına saldırmasıyla birlikte Osmanlı da İttifak Devletleri’nin yanında Dünya Savaşı’nın içine girmiştir.
Bu savaş, galiplerinin ya da mağluplarının durumlarının dışında esas olarak Ortadoğu’da yeni bir düzenleme anlamına gelmiştir. 1916 yılında İngiltere ve Fransa’nın Londra’da gizli olarak imzaladığı Skyes-Picot Antlaşması’yla bölgenin siyasal çehresi tümden değişmiştir. Daha savaşın bitmesine iki yıldan fazla bir zaman varken ve kimin mağlup ya da galip olduğu belli değilken imzalanan bu antlaşma ile Osmanlı başta olmak üzere tüm bölgenin kaderi belirlenmiştir.
Buna göre İngiliz ve Fransız etkinlik ya da egemenlik sahasına göre Arapların ülkesi 22 devlete bölünmüştür. Kürtlerin de aktif desteğini alarak başlatılan ulusal kurtuluş savaşıyla bugünkü TC sınırları ancak korunabilmiştir. Aksi durumda Sevr’de imzalanan şartların uygulanması kaçınılmazdır. Bu konuda Kürtler, Türklere yeni bir kardeşlik eli uzatmayı kendileri için daha uygun görmüştür. 1917 Ekim Devrimi ile savaştan çekilen Sovyetler Birliği, sosyalist anavatanın savunulması dışında bir savaş içine girmezken gizli antlaşmaları deşifre etmiştir.
Wilson Prensipleri
1917 yılının başında itilaf devletlerinin yanında savaşa giren ABD, 1918 yılının başında Wilson Prensipleri adı altında bir “barış bildirgesi” yayınlamıştır. Bu bildirge, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı“ çerçevesinde bölge için bazı önermeleri de içermiştir.
1926 Ankara Antlaşması
Osmanlı’nın şimdiki TC sınırları içine sıkıştırılma çabaları 1926 Ankara Antlaşması’yla son biçimine kavuşmuştur. Bu antlaşma aynı zamanda Kürdistan’ın dört parçalı haritasının da son yüz yıllık şekli olmuştur. Antlaşma, Musul-Kerkük petrollerinin paylaşımını esas almıştır. İngiltere bu antlaşmayla TC’nin Misak-ı Milli projesinin de önüne geçmiştir. Bu şekilde 1. Paylaşım Savaşı sonrası bölge haritası yeniden çizilirken özel olarak Cemal Abdul Nasır çizgisinin olası bir Arap birlikteliği hayali de sınır çatışmaları adı altında kanlı kavgalara dönüştürülmüştür. Artık bölgenin yeni efendileri vardır. Bol sayıdaki Arap devletlerinin gerçek efendileri de onlardır: İngiltere ve Fransa....
Almanya’nın doğuya açılım projesi ise çökmüştür. Osmanlı’nın sonu gelmiş Alman atına binerek güya doğuya açılmak isteyen Turancılık ve Panislamizm suya düşmüştür. Geriye en büyük destek güç olarak bulunan Kürtlere verilen sözlerin tutulması ile Misak-ı Milli sınırlarının korunması sağlama alınacakken aksi yapılarak Kürtlere soykırım dayatılmıştır. Bugüne kadar da bu soykırım ve inkar politikası en etkili bir şekilde yürütülmüştür. Yani yeni Cumhuriyet, baltayı kendi ayağına vurmuştur. Vurmaya da devam etmektedir.
SİNAN ŞAHİN / Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi
YARIN:
* Paylaşım savaşlarının sonuçları
* Soğuk Savaş ve Yeşil Kuşak Projesi
* “Yeni Dünya Düzeni” projesi
* 15 Şubat Uluslararası Komplosu
* Yeni-Osmanlıcılık
* Demokratik Ulus çözümü