Tam olarak o zamandı işte. Tanrı Habil’in ürününü beğendi ama Kabil’i geri çevirdi.  

Kabil... İnsanın yüksek egosunu anlatan iz; mütevazılığı, çalışkanlığı ve iyimserliği öldürdü, yani Habil’i.

İlk kardeş kanı böyle aktı.

Kim yazdı bu hikayeyi, hakikat neydi? Bilemiyoruz. Bildiğimiz, bitmeyen iç savaşların arkasında sürüklenerek bugünlere gelen tek ağıt bu. Tanrı, kardeşi Habil’i öldüren Kabil’in alnına dev bir doğum lekesi kondurdu ki, nereye giderse gitsin, çağlar arasında gezinip dursun ama gören göz, onun ilk kan akıtıcı olduğunu bilsin! 

Bu söylencenin fotoğrafını hayat çekiyor ve dünyanın dört bir yanından gösteriyor bize. Etiyopya’dan, Kenya’dan,  Ruanda’dan, Balkanlar’dan, Rusya’dan, Çeçenistan’dan, Filistin’den, Latin Amerika’dan ve Ortadoğu’dan...

Ortadoğu... Tüm dinlerin bileşkesi. Muhtemeldir ki Habil ile Kabil’in doğduğu topraklar ve ilk kanın döküldüğü yer. Değil midir ki, o zamandan beri hep kendi içine içeriden kanar...

Bir fotoğrafın öyküsünü anlatıyor zaman. Küçük Alan’ın yönünü umuda çevirerek öldüğü. Yatar gibi, poposu hafif havada, hani çocuklar beşikte öyle uyurlar ya, Alan da uyur gibi ölmüştü bu zamana. 

Alan, öyle poposu kalkık uyur gibiyken... Sanki anne az önce gelmiş, üstünü örtmüş, ağzındaki emziği almış ve uzun uzun koklayarak, iyi geceler öpücüğü vermiş de gitmiş havasında, yani öyle uyur gibi ölmüşken...

...

Sanatın her türlüsü çarpar adamı. Doğru zamanda doğru bakış ise tarihe çentik atar. Sadece bir bellek yoklama değildir, fotoğrafa konu hayatların iyiye doğru değişimini de kamçılar. Alan’ın fotoğrafını çeken genç kadın, "Çok çektim göçmenleri. Makinemde ölümün bir sürü karesi var. Ama bu çocuğu gördüğümde, başkaydı bu, dedim."

Ve hisseder değişimi...

Başkaydı Alan’ın ölümü.

Alpleri yürürken donanlar, Meriç ve Tuna’dan geçerken hayatını kaybedenler, geceyarısı karanlığında okyanusun ortasında kaybolanlar; kamyon kasalarında unutulup, nefessi yeni hayata yetmeyenler; geldiği İstanbul’da Avrupa’ya gitmek için gün sayarken bir polis karakolunda öldürülenler, İran sınırında yakalanıp kurşunlanan göçmenlerin hikayesi için karar imzasını attı 3 yaşındaki çocuk.

Bir fotoğrafa baktı dünya, umut etmenin ne anlama geldiğini öğretti o fotoğraf onlara.

Şimdi sınırlardan yürüyerek  Avrupa’ya girmeye çalışanlara Avrupalılar yiyecek, içecek, giyecek bırakıyor. Küçük bir çocuk oyuncaklarıyla gara gidiyor, hoş geldiniz, diyor. Evler ölümden hayata doğru kaçan bu binlerce sığınmacıya kapı aralıyor. Değerler değişiyor. Devlet politikalarının yarattığı kopukluğu, Alan’ın fotoğrafı üzerinden yapıştırıyor insanlar. 

Fotoğrafın gücü işte...

Eric Poppe’un unutulmaz filmi, "Binlerce Kez iyi Geceler" tam da bunu anlatıyordu. Juliette Binoche’un (Rebecca) muhteşem oyunculuğuyla filme kattığı can, bir savaş fotoğrafçısının bu hayatın bir parçası olmasından çok daha fazlası demekti ve o bunu anlatmayı başarmıştı. Kendi hayatının bir önemi yoktu, her gün başka hayatların korkunç bir şekilde sonlandığını görürken. Bir sabah kahvesini içmeyebilirdi, insanlar içecek su bulamıyorken. Havanın bugün sıcak ya da daha soğuk olduğunun bir anlamı yoktu, dışarıda milyonlarca insan için dünya dönmeyi unutmuşken... Kendi benliği ile iç savaşa dönüşen bu karmaşa, fotoğrafa yansıyınca anlıyorduk her şeyi. 

Bir ara zaman bulursanız izleyin bu filmi: "A Thousand Times Good Night"

İzlerken içinizden geçen tek cümle abartısız şu:

Hayat gerçekten b.ktan bir şeydi...