Cumhuriyetin kuruluşu dolayısıyla bir süre önce Haber- Türk’de bir tarih proğramı yapıldı. Proğramın konukları Ayşe Hür ile Hulki Cevizoğlu’ydu. Gecenin ilerleyen saatlerinde Murat Bardakçı da, proğrama katılarak, daha çok Ayşe Hür’e dönük eleştirilerde bulundu. Aynı gece, proğramın sonlarına doğru düşüncelerimi, diğer konuk gibi bilgisayarı ile proğrama katılan Ayşe Hür’e iletmek istedim ancak e-mail adresindeki küçük bir yanlışlık dolayısıyla bu mümkün olamadı.
***
Öncelikle, Ayşe Hür’ü, provokasyona gelmeden verdiği cevaplardan ve yaptığı açıklamalardan dolayı kutlamak gerekiyor.
Çünkü karşısındaki adam, bir dönem anti-misyonerlik adına insanları hedef gösterip ölümlerine yolaçan, resmi ideolojinin en uç noktasında bir Kemalist militandı. Emekli Tümgeneral olan amcası, geçen seçimlerin birinde MHP Ankara Belediye Başkan Adayı olmuştu. Zaten, kendisinin resmi ideolojinin militanlığı dışında bir misyonu ve bir tarihçi özelliği yok. Yaklaşımları ve suçlamaları, tümden resmi ideolojinin dar kalıplarından kaynaklanıyordu.
Ayşe Hür’ün, Murat Bardakçı’ya proğramın sonlarına doğru hem “hanedan yanlısı“ hem de “tarihçilerin duayeni” demesi kafalarda bir çelişki yarattı. Çünkü aslında o da, “tarihin halklaşması“ ve sevdirilmesine yaptığı katkının yanında, esas olarak resmi ideoloji çevresinde dönenip duruyordu. Ancak, belli ki Ayşe Hür’e çok kızan biri. Esasen kızgınlığı da bu ideolojik farklılıktan ve Ayşe Hür’ün “muhalif tarihçilik” yapmasından kaynaklanıyordu.
Ayşe Hür, keşke kendisine şunu sorsaydı: Mirası üstüne oturduğu, 1925’te Elazığ ve daha sonra Diyarbakır valisi olan dedesi Cemal Bardakçı; Valiliği döneminde yine Kürtler’e karşı kullanmak üzere kimin malını kimlere peşkeş çekmişti… Öte yandan, dedesinin “Dersim’de Üç Sene” adlı yayımlanmamış bir eseri bulunuyor. En az on yıl önce, önerimle Kalan Yayınları sahibi Mesut Özcan, bu kitabı yayımlamak üzere kendisine başvurdu, ancak kendisinin yayımlayacağı gerekçesiyle vermedi. Dersim’in bu kadar tartışıldığı bir dönemde neden bu kitabı günyüzüne çıkarmıyordu?.. Hatta, Vali Bardakçı’nın, kendisini bölgede Alevi kökenli gösterip iş yürütmesi; Atatürk’ün Etno- Politika Uzmanı ve Şark İlleri Asayiş Müşaviri Prof. Hasan Reşit Tankut’un ve başkalarının gizli raporlarında eleştiri konusu yapılmıştı. Onun, Aleviliğin resmen yasaklandığı 1925 yılında, bugün bile iddia edilen, Atatürk’ün Aleviliği eğitim müfredatına koydurmak istediği görüşü ise, tamamen uydurmaydı.
Yayımladığımız yüzlerce gizli belgeyi görmeyip, bir süre önce yayımladığı 1959 tarihli küçük bir Kürt raporunu göklere çıkarıyordu. “İşte, belge böyle yayımlanır!” diyerek… Birkaç yıl önce de, ayrıntısını vermeden Kürdistan Özgürlük Komitesi’nin 1922’deki “İstekler Bildirisi”ni yayımlamıştı. Oysa, daha 1971’de yayımladığımız Prof. Dr. Martin van Bruinessen’in ünlü çalışması “Ağa, Şeyh ve Devlet”te bu belgeye yer verilmiş ve biz de birçok eserimizde kullanmıştık. Buna rağmen, Bardakçı’nın dededen ve babadan kalma, belli ki bunlara benzer elinde Kürtler’e ilişkin kimi belgeler var, ancak ortaya çıkarmıyor.
Murat Bardakçı’nın yalnız dedesi değil, babası İlhan Bardakçı  da gazeteci ve yazar bir şahsiyetti ve onun mirası üstüne de kondu. Yani bizim gibi sıfırdan işe başlamadı… Fakat, hala Kürtler’i Türkmen, Alevi Kürtler’i “maalesef Ermeni dönmesi” olarak sunan Yusuf Halaçoğlu gibi birini “büyük tarihçi” olarak sunması, onun da kimi özelliklerini ortaya koyuyor.
Ayşe Hür’e, hakarete varan sataşmalarda bulunurken; Devlet’le yakın ilişkileri bulunan Cevizoğlu gibi şahsiyetlere karşı çıkmaması veya yandaş görünmesi nereden kaynaklanıyordu acaba? Sanıyorum bu tavır, 1980 Cuntası sonrasında babasına isnad edilen bir suçlamadan kaynaklanıyordu. Çünkü, bir zamanlar bir Çanakkale belgeseli dolayısıyla, halen Cem Tv’de proğram yapan subay kökenli bir zat, bu konuyu gündeme getirmiş ve Bardakçı, tartışmaktan vaz geçmişti… Tabii ki, belden aşağı vurmak bizim işimiz değil ve bizlere yakışmaz. Bizler ancak düşünce düzleminde tartışmalıyı. Ancak, “alternatif tarih” yazarı birine saldırıp, tarihçi bile olmayan bir resmi ideoloji militanı karşısında sus-pus olmak, üzerinde durulmaya değer bir husustu…
Ayşe Hür’ün de vurguladığın gibi, Bardakçı’nın önemli şeyler de yaptığı kesindi. Yine onun deyiminle, günümüzde tarihçiliğin önemli yazarlarından biriydi. Bir bakıma, Ahmed Refik’le başlayan “tarihi halklaştırma ve sevdirme” sürecinin önemli halkalarındandı. Ancak bu, Osmanlı alfabesini bilmiyor diye, karşısındakine hakaret etme hakkını vermiyordu…
Proğramı izlerken aklıma gelen birçok şey oldu. Sözgelimi, Ayşe Hür’ün etno- dinsel arındırma, tek-tipleştirme, Türk- İslamlaştırma politikaları üzerinde daha çok durmasını beklerdim. Çünkü, İttihadçılığın ve Kemalizmin en “yumuşak karnı” buydu. Bu bağlamda, özellikle Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Şark Islahat Planı ve Dersim soykırımı üstünde daha fazla durulmalıydı. Çünkü, Kemalist geçinen ve Aleviler’i yedeklemek isteyenlere bunlar özellikle sorulmalıydı. Çünkü, aynı zamanda bir Kızılbaş katliamı olan Koçgiri ve Dersim soykırımları, Kemalizmin insanlık suçlarıydı… Öte yandan, üzerinde tartışma yürütülen “Kürt özerkliği” konusundaki belgeler bir gerçeklikti. Doğu Perinçek’ler, daha 80’li yılların sonlarında “Kürt özerkliği”ne ilişkin belgeleri 2000’e Doğru dergisinde kapak konusu yaptılar. Kürt özerkliği konusunda 1922 tarihli kanun tasarısı görüşmeleri ve buna dayanılarak Cephe Komutanlığına genelge gönderilmesi de bir gerçektir ve bu girişim; Kongre protokolleri kaynaklı 1921 Anayasası’nın bir sonucu olduğu gibi, Kürt Özgürlük Örgütü’nin kuruluşu ve girişimleriyle de ilgilidir. Bu Örgütün talep listesini, önce Bruinessen sözünü ettiğimiz çalışmasında, daha sonra da  Bardakçı ile ondan naklen Hakkı Devrim daha önce yayımlamıştı.
Ankara Hükümeti’nin İngiliz ve Fransızlar’la gizli anlaşmaları ve Kürdistan’ın bölünmesi planı üzerine, 1922’de Kürddağı Kürtleri Ankara’daki Meclis’e bir “Mutalebat” vermişlerdi. Daha önce Kürdoloji Belgeleri-II’de yayımladığım bu Mutalebat, Kürt Tarihi Dergisi’nde de yayımlandı. Ayrıca, Dr. M. Şükrü Sekban da, 1923’te Meclis’e gönderdiği “Kürtler Türkler’den Ne İstiyorlar?” adlı Muhtıra- Mektup’ta; 1921 Anayasası’nın  “özerk” yönetimlere ilişkin 22. maddesinin uygulanmasının sorunu çözeceğini söylemektedir… İşte, Cumhuriyet’in kuruluş efsanelerinin (!) konu edildiği bir “tarihçi kapışması” bana tüm bunları hatırlattı...