İki yıl önceydi, Amed'in insanda merak uyandıran eski mahallelerinden birinde akşam üzeri çıktığımız bir gezintide biraz da gönüllü kaybolmuş, nereye çıkacağımızı bilemeden dolanıp durmuştuk. Mümkün olsa, kapısı sokağa bakan ve içinde bolca çocuk olan o evlerden birine konuk olacak kadar merakla dinliyorduk kulağımıza çalınan konuşmaları. Kulağımızdaki merak, ayağımızdaki yetişme telaşı ile karanlığa batan dar sokakları epey arşınlamıştık. Şimdi ne o evler var ne o merak uyandıran koşuşturmaca. Şimdi o sokaklar yok! Ama insanlar var, o kendi sokaklarında gezemeseler de devletin benliklerini yok etmesine izin vermemekte kararlı, direngen yürekleriyle insanlar..

Havanın rengi, ağırlığı değişir mi? Amed'de değişmiş mesela. Daha ağır daha gri bir renk sarmış her yanı. Bir kasvet çökmüş o güzelim kente. İğne atsan yere düşmez çarşılar ıssız. Sürpriz yaparcasına her sokağından sökün eden ne o güller var şimdi ne hanımeli kokuları. Kelimenin tam anlamıyla her adımda polis. Kimi zırhlı araçların içlerinde, kimi kalın demirden bariyerlerin arkasında. Rahatız görüntüsü vermeye çalışsalar da kaygılarını her şeyleri ile açık ediyorlar yani. Bir fotoğraf karesine yanlışlıkla da olsa girmemek için anında terör estirecek kadar kaygılılar hatta. 

Dağkapı'da surları fotoğraflamak için makinamın düğmesine basmasam bunu anlayabilir miydim bilmiyorum ama koca Amed'de fotoğraf çekmek yasak. Anında sivil polisler bitiveriyor etrafınızda. Sorgu sual, kimlik, çanta araması, GBT sorgulaması. Meslek kimliğinin kurtarıcı etkisini görsem de çektiğim foto da kaşla göz arasında silinivermişti. Ve bir gerçek daha kendini göstermişti sakladıkları yerden; her adım başı polis vardı. Bir çeşit polis işgali altındaydı Amed. Ve hepsi çok ama çok korkuyorlardı...

Bu sabah çay almak için semavere yöneldiğimde Tayyip'in o bet sesi tırmaladı kulaklarımı "bu hain çeteleri..." diye başladığı konuşmasını, o bildik beylik üfürmelerini avaz avaz tekrarlayarak sürdürüyordu. Oysa herkes biliyor ki, can düşmanım dediği İsrail ile anlaşmış, düşürdüğü uçak için Rusya'dan özür dilemiş daha dün. Ama mesele halka konuşmaya gelince, sesinde aynı metalik tını, aynı ayrıştırıcı nefret dili, aynı şiddet. Katliamlarla parçalanan varlığımızı yeniden ayağa kaldırabilmek için bir arada olmamızın yaşamsal değerini bilen bir yerden ve tam da bunu engellemek için etrafa zehir saçan bir dil. Ama çoktan etkisini kaybetmiş, çünkü tehdit cümleleri bile kendi gelecekleri için duydukları korkuyla malul. Çünkü; yenildi devlet. Topuyla tüfeğiyle değil, korku duvarlarını aşarak, dayanışmayı kardeşliği yaratarak, değerlerine sahip çıkarak Sur'da, Cizre'de, Yüksekova'da, her yerde yendi halk. Ancak bu ruhsal kazanımı korumak için de devleti hizaya getirebilmek için de örgütlülüğü ve dayanışmayı büyütmek şart, ama nasıl?

Bir felaketle karşılaşıldığında buhar olup uçup gitmemesi için zorla değil gönüllü örgütlülüğü büyütmek gerekir fikrinde olan K.Jaspers, ‘Suçluluk Sorunu’ adlı eserinde şöyle diyor; "... Birbirimizle anlaşarak ve birbirimizi anlayarak, karşılıklı hoşgörü ve tavizle ulaşılacak oybirliği bizi ayakta kalabilecek bir topluma götürür."