1950’deki Kore Savaşı’nda en düşük maliyetli askerlerin Türk askeri olduğu belirtilmişti. Yirmi üç sent gibi çok düşük bir maliyetleri varmış, o dönemde Türk askerlerinin. Salt NATO’ya girebilmek için Kore’ye sürülen binlerce Anadolu çocuğu, cephede kollarını bacaklarını bırakarak geri dönebilmişlerdi. Niye savaştıklarını bile bilmeden. Kara bir hüzünle...
Yedi yüzün üstünde insan ölmüştü. Çok büyük bir askeri başarı da göstermişlerdi. Çin saldırısını engelleyip, Amerika askerlerinin imha olmasına engel olmuşlardı. Aşağılık kopmleksiyle ve can havliyle başarılan büyük bir zaferdi bu. Ancak ondan sonra NATO’ya alınabilmişlerdi. NATO’ya alınmanın bedeli, yüz binlerce insanın acı çekmesiyle mümkün olabilmişti anlaşılan. Ölen, yaralanan insanlara ve yakınlarına olan olmuştu. Siyasetçi ve üst düzey subaylarının gözünde, Kore’ye giden askerler fakir fukara çocuğuydu ve değerleri yirmi üç kuruş bile etmezdi. NATO’ya alınmak onları sevindirmişti. Ölen askerler onların umurunda bile değildi.
NATO’daki görevleri ise hizmetçilikti. Bundan fazlasını zaten Türkiye’ye uygun görmüyorlardı. Bununla birlikte ölen insanların hesabı da sorulmuyordu. Medyası desen hiçbir etik kural tanımıyordu. Parayla satın alabileceğin o kadar çok medya çalışanı vardı ki, “Bal tutan barnak yalanırdı,” onlara göre...
Savaşçı bir milletin çocukları olarak kendilerini gördükleri için, vurmak vurulmak sıradan şeylerdi. Bu fikirle de sıradanlaştılar. Her hangi bir şeye dönüştürdüler kendilerini. Hem kimin aklına gelirdi, yeryüzündeki tanrının karşısında durabilmek... Kula kulluk etmekti onlara düşen.
Türkiye’ topraklarında egemenler sonsuz bir kudrete sahiptir. Hesap vermek için insanların hesap sorması gerekiyordu. Ama öyle bir millet henüz ufukta görülmüyordu. Revaçta olan vatan millet Sakarya’ydı. Bir Türk’ün dünyaya bedel olduğuna inanılıyordu. Ama dünyaya bedel olan Türk, Avrupa ve Amerika’da kapı kapı dolaşıp dilencilik etmek derdindeydi. Ve Amerika en ucuz askerin Türk askeri olduğunu söyleyebiliyordu.
2003’teki Körfez Krizi’nde de aynı şeylere tanık olmuştuk. Bir kesim sürekli askerin Irak’a sürülmesini istemişti. Evet, asker gitmemişti ama Türkiye’deki üsler Amerika’nın denetimine verilmişti. Yani kamuoyunu ikna edemedikleri için askerlerini yollayamamışlardı.
Ve güneydeki Kürt oluşumu Türk devleti ve kamuoyunu rahatsız ediyordu. Böylesi bir olasalık olmasaydı, kesinlikle anti Amerikancı bir dalga yayılmayacaktı ve kesinlikle Irak’a askerler yollanacaktı. Yani Türklerin tepkisi Kürtlereydi. Türk devleti bu durumu iyi idrak edememişti. Ya da hesaplarına öyle geliyordu. Kıbrıs Savaşı’ında da kendi askerlerini öldürüp örtbas etmişlerdi. Açığa çıktığında da kimseden tık çıkmamıştı. İlginç bir ülkedir. Kör inançlara sahiptir. Bu son otuz yıllık savaşta bu kör inançlara dayanılarak da savaş yürütülüyor. Medya ortalığı karıştırırken, eğitim sistemi de üstüne düşeni yapmış ve yapıyor...
Hiç unutmuyorum. Bir öğretmenimiz vardı. Adı Ş. T’di ve derdiki, bir kurban bayramında Türkler kesecek hayvan bulamamışlar. Tabii bu durum Türkleri çok üzmüş. Düşünmüşler taşınmışlar bir çare bulabilmek için ve sonunda bulmuşlar da. Demişler, “Gidip ‘gavurları’ keselim.” Ve gidip kurban bayramında hayvan yerine insan kesmişler. Öylesine bir şevkle ve övgüyle anlatıdır ki ağzı açık dinlerdik ve Kürtlüğümüzden utanırdık. Ş. T gibi binlerce eğitimci olduğu sürece o ülkede insanın değerli olması imkansız gibi bir şeydir. Çünkü sistemin yürümesine önemli ölçüde katkıları olan uydurulmuş bu gibi efsanelerdir. Ve bu gerçek dışı efsaneler insan değerinin hiçe sayılmasına neden olur.
Böylesi bir eğitim sistemi ve medya hastalıklı bir nesil yarattı. Farklı bir gezegende yaşıyorlarmış gibi, dünyadan kopuk, Avrupa ve Amerika karşısında çok derin bir komplekse sahipler. Kendilerini aşağılık birer mahlukat olarak gördükleri gibi, o yaralı ve hasta ruhlarıyla Kürtleri insandan bile saymıyor ve ezik halleriyle Kürtlere yapmadığını bırakmıyorlar.
Binlerce insan öldü son otuz yıllık süreçte. Yine kimseden ses çıkmıyor. Parayla ve kariyerle satılmış olan medya gerçekleri değil, tamamıyla yalana dayalı bir medyacılık yapıyordu. Günümüzde de öyleler.
Evet, söz konusu olan bu kurumlar, o kara işlevlerini yerine getirmekle meşguller. Türk emekçilerinin değeri ise yirmi üç kuruş bile etmiyor egenmenlerin gözünde. Sonsuz bir uykudalar. Uyanmaları mümkün mü bilemiyorum. Ama artık zalimle suç ortaklığı ettikleri kesin.
Ve biz Kürtler ise birbirimize değer vererek, değerimizi parayla pulla ölçülemeyecek kadar yükseltebilmeliyiz. Diplomaside, sanatta ve ekonomide hamleler gerçekleştirmek zorundayız. Her fikriyata ve inançlarımızın hepsine hoş görüyle yaklaşabilmeliyiz.
İsrail bize birçok konuda örnek teşkil ediyor. Bildiğiniz gibi bir İsrailli askere karşı yüzlerce Arap tutsak bırakılmıştı. Milyonlarca bedelden sonra, onların gözünde bir İsrailli çok değerliydi. Bin yıla yakındır ezilen ve yok edilen biz Kürtler de bu sonuca varabilmeliyiz. Unutmamalıyız ki marifet kul değil, can olabilmelmekte...

mehmetsogut-k@hotmail.com