Hüseyin Nesimi, 1915 Ermeni soykırımı sırasında Lice kaymakamıdır. Vali Reşid’in silahlı çete kurma isteğini kabul etmez, Ermenileri korumaya çalışır. En azından Ermeni kızlarını Müslümanlarla evlendirme yoluyla korur.
24 Mart 2018 Cumartesi | Kültür-Sanat
MEHMET BAYRAK
“Schindler’in Listesi” filmine konu olan insancıl Alman işadamı Schindler’in binlerce Yahudi’yi nasıl ölümden kurtardığı bugün insanlığın bilincine yerleşmiş bulunuyor. Bu belgesel film olmasaydı belki de bugün insanlık, bu yardımsever insandan haberdar olmayacaktı...
Kendi payıma bu konuyu biraz da, Osmanlı toplumunda bir dönemeç teşkil eden 1853-1856 Osmanlı/ İngiliz/ Fransız- Rus Harbi’nin önemli kadın figürlerinden İngiliz hemşire Florance Nigthingle ile İçtoroslar’ın Kızılbaş Kürt amazonu Fataraş’ın (Kara Fatma) serüvenine benzetiyorum. Bu savaşta hemşirelik yapan İngiliz hemşireyi bütün dünya tanırken; İçtoroslar’dan kopup gelen Kürt cengâveri Fataraş’ı yakın tarihe kadar neredeyse kimse tanımıyordu. Oysa, döneminde İngiliz savaş hemşiresinden çok daha fazla literatürde yer almıştı...
Biliyoruz ki, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımından önce, I. Dünya Savaşı sırasında da Ermeni soykırımında insanları kurtarmaya çalışan Schindler’ler vardı. Bunların bir bölümüne “Ermeniler’i Kurtaran Kürt Schindler’ler” başlığıyla yer vermiştim.(Bkz. M. Bayrak: Manzum Halk Tarihçisi Ermeni Aşuğlar, Özge yay. Ank. 2017, s. 122- 123).
Burada, Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi’nin de adını vermiş ancak detaya girmemiştim.
Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabi’den Hüseyin Nesimi’ye...
Hüseyin Nesimi ismini ilk kez 1970’li yılların başında İstanbul’da oğlu eski TKP’li ve yazar Abidin Nesimi’den duymuştum. Abidin Nesimi, ayrıntıya girmeden babasının Bektaşiliğinden ve aydın kimliğinden söz etmişti. 1974 yılında Ankara’ya tekrar dönünce kendisiyle diyalogumuz kopmuştu.
Bundan en az yirmi yıl önce ise bir yayın dolayısıyla Hüseyin Nesimi Giridî ismi dikkatimi çekmiş ve bu küçük kitapçığın Osmanlıca’dan çevrim-yazısını yaptırmıştım. Kitabın ismi şöyleydi: İstihrac-ı İmam Ali ve Tebşirat-ı Muhyiddin Arabî, Necm-i İstikbal Mtb. İst. 1332/ 1916, 15 sayfa. Türkçe açılımıyla söylersek; “İmam Ali’nin İleri Görüşlülüğü ve Muhyiddin Arabî’nin Müjdeciliği/ Müjdelemeleri”. Nâşiri: Gayret Ktb. Sahibi Garbis Fikri.
1729- 1928 dönemini kapsayan Arap Harfli Türkçe Eserler Bibliyoğrafyası’nda, Hüseyin Nesimi’nin 1886 - 1916 yılları arasında yayımlanmış 6 kitabı daha bulunuyordu. Bunlardan biri de, bizim yıllar önce çevrim-yazısını yaptırdığımız ancak çalışmalarımızda kısaca değinmekle yetindiğimiz üstteki kitapçığın bir versiyonu niteliğinde olan Cenab-ı Haydar-ı Kerrar’ın Tebşirat-ı Gaybiyyelerini Müeyyid Sahib-i Zuhur (Sahib Zuhur) adlı kitapçığıydı (İkbal Ktb. İst. 1332/1916).
Kitabın özünü; İmam Ali’nin Akdeniz havzasının İslam’a bağlanması konusundaki öngörüsü ile Endülüs ve Ortadoğu arasında bir düşünsel köprü işlevi gören ünlü mutasavvıf Muhyiddin Arabi’nin bu konudaki güçlü temsiliyeti ve doğrulamaları oluşturuyor. Arapça Divan’ı ve Nehcü’l-Belaga adlı hutbeler kitabı bulunan İmam Ali’nin bir kasidesinden yola çıkarak konu irdelenmeye çalışılır:
“Âlem-i İslâm’a mev’ud olan muzafferiyat-ı âtiyeyi hâki Hazret-i İmam Ali’nin bir nutk-u velayet- penahileri ile Muhyiddin Arabî Hazretlerinin mezkur kasideye tezyil buyurdukları teşrihatı muhtevi, eb’an ceddin müntakil bir kaside-i istihraciyedir ki tamamen zamanımıza aiddir.”
Bilindiği gibi, gerek İslam halifelerinin gerekse Osmanlı halife - padişahlarının, kitap sahibi “kâfirler”den daha tehlikeli ve düşman gördükleri Kızılbaşlar hemen her dönem boy hedefi haline getirilmiş, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “ihtida” yoluyla devletin resmi mezhebi Hanefiliğe dönüştürülmeye çalışılmıştır. Hüseyin Nesimi’nin Girid Bektaşi Dergâhı’nda görüp irdelediği bu broşür de bir bakıma devlet politikaları karşısında Aleviliği- Bektaşiliği savunma çabasının ürünüdür. Aynı zamanda zihniyetlerarası düello geleneğinin bir örneği.
Kitapçıkta, 19. yüzyılda başgösteren Osmanlı’dan ayrılma çabaları karşısında Akdeniz coğrafyasındaki İslam havzasının elde tutulmasının yol ve yöntemleri sorgulanır; bunun başarı şansı İmam Ali’nin sözlerinde ve Muhyiddin Arabi’nin felsefesinde aranır.
Doğu ve Batı felsefesinde Şeyh-i Ekber (Büyük Şeyh) olarak adlandırılan Muhyiddin Arabi, 1164 yılında Endülüs’ün (İspanya) Mursiyye şehrinde doğmuş, Endülüs’ün bilim kutublarından eğitim gördükten sonra Doğu illerini incelemeye çıkmış, irfan merkezlerini gezmiş; birçok Ortadoğu ve Mezopotamya kültür merkezlerini gezdikten sonra Konya’ya yerleşmiştir. Bir Batılı bilgin, “Muhyiddin cihan çapında bir büyüktür. Onun niçin Peygamberliğini ilan etmediğine şaşarım!..” demektedir. (Bkz. İ.H. Konyalı: Muhyiddin İbn-i Arabi, Tarih Konuşuyor, Sayı: 24/ 1966).
Başta 37 ciltlik dev eseri “El- Fütuhatü’l- Mekkiyye” olmak üzere birçok eseri bulunan ve kendinden sonra gelen tüm mutasavvıfları etkileyen Muhyiddin Arabi hakkında daha fazla bilgi için bkz. Ahmed Ateş; Muhyiddin Arabi mad., İslam Ans.
Kimdir Hüseyin Nesimi?
2016 yılında Hüseyin Nesimi’nin, bizim geçmişte çevrim-yazısını yaptırdığımız üstteki broşürünün bir versiyonu niteliğindeki vasf- terkibi olarak Sahib Zuhur; izafet terkibiyle Sahib-i Zuhur adlı kitapçığının; kendisi de aslen Kaman Kürtleri’nden olan Oral Çalışlar ve kardeşi Serpil Çalışlar Ekici tarafından yayına hazırlanarak yayımlandığını gördüm.
Burada hem kitabın öyküsü anlatılıyor hem de yazar hakkında önemli bilgiler veriliyor. Yazarın dramatik yaşam öyküsünü birlikte izleyelim:
“1868 yılında Girit Hanya kazasının Kastel İçkale Tekkesi Şeyh Fatinzade Ahmet Ata Efendi’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Hanya İptidaisi’nde ilk ve orta, Mekteb-i Sultanı’da bir yıl ve Mülkiye’nin İdadi kısmında 2 yıl okuduktan sonra lise öğrenimini tamamladı. Yüksek kısımdan mezuniyetinin ardından 4 Temmuz 1890’da Cemiyet-i Rusumiyye Kalemi Kâtiğliğine tayin edilerek devlet hizmetine girdi. 7 Temmuz 1885’te daha Mülkiye’de öğrenciyken, İstanbul’dan Girit Hanya’da Vakit gazetesindeki yazısıyla Giritli Müslümanları öğretime teşvik ettiği devlet kayıtlarına işlenmişti.
Buradan 1893’te Girit Vilayeti Muhasebe Kâtipliği’ne gönderildi. Aynı zamanda Hanya İdadisi muallimliğini de üstlendi. Bu arada Girit siyasi tarihinde önemli rol oynayan Muhibb-i İnsaniyet (Hümanistler) Cemiyeti’ni kurdu, genel sekreterliğini üstlendi.
1901’de İstanbul’a gelerek II. Sultan Abdülhamid’e bir Islahat Layihası (Kalkınma Projesi) verdi. Bunun üzerine Mülkiye öğrencisi iken bir gece mektepte çıkarılan ve Saraya akseden bir olay sebebiyle kaldırılan ‘idare âmiri olma hakkı’ iade edildi. Ancak Ağustos 1901’de Palu (Elaziz) Kaymakamlığına sürgün edildi. 1902’de bu görevden istifa ederek ayrıldı ve İstanbul’a geldi. 2. Meşrutiyet’in ilanına kadar serbest çalıştı. Eylül -1909’da Namervan, Ekim- 1909’da Tercan, Mayıs -1911’de Kiğı, Nisan- 1914’te Savur, 13 Ocak 1915’te Lice Kaymakamlığına atandı.
Lice’de katledildi
Son Kaymakamlık makamı olan Lice’de katledildi. Oğlu Abidin Nesimi’nin ifadesine göre, (İttihad ve Terakki Partisi’nin politikasıyla bağdaşmadığından, faili bulunamayan bir çete taaruzuna uğrayarak 1915’te şehid edildi...) Resmi kayıtlara göre ise (...eşkıya takibi sırasında 15 Haziran 1331/ 23 Haziran 1915’te çetelerin taarruzuna uğrayarak şehit edildi).
Aslında, Hüseyin Nesimi konusunda ilk önemli bilgileri Tezkire-i Şuara-yı Amid (Diyarbakırlı Şairler Antolojisi) ve Osmanlı Vilayat-ı Şarkiyesi (Osmanlı’nın Doğu İlleri) gibi Kürdoloji bilimi açısından öneme sahip birçok kitabı bulunan; Divanü Lügati’t- Türk’ü Mısır’dan bir servetlik parayla satın alarak getirip bilim dünyasına sunan, Diyarbekirli kitabiyat bilgini Ali Emiri Efendi vermişti.
Ali Emiri, daha 1917’de Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi’nin, Diyarbakır’ın Çerkes kökenli İttihadçı Valisi Dr. Reşid Bey tarafından katledilmesini şöyle anlatıyordu:
“...Uzak zamanlara gitmeye ne hacet, Diyarbekir merkez sancağına tabi bir kaza merkezi olan Lice kasabasını ele alalım. Bu kasaba da âmmece malum olduğu üzere bundan ikiyüzelli sene evvel yani (hicri) 1060 tarihinden itibaren müceddeden teşkil olunmuştur. Tabiidir ki Ermeniler de oraya sonradan toplanmışlardır. Tehcir esnasında oranın Kaymakamı bulunan şehid-i mazlum Nesimi Bey, Ermeniler’i muhafaza ederek Vali tarafından verilen emri icra etmemiş ve mesleğinde merdane sebat eylemiş bulunduğundan Türk unsuruna mensup olmayan bazı jandarmalar göndererek Kaymakam Bey makhuren ve mahbusen merkez-i kaza olan Lice kasabasından yolda âlem-i ebediyete i’sal edilmiştir..”
Ali Emiri’nin, Hüseyin Nesimi’nin öldürülmesinden hemen sonra kaleme aldığı bu satırlar, olayın gerçek boyutunu ortaya koyduğu gibi; olay sonrası ortaya çıkan kanıtlar da valiyi köşeye sıkıştırıyor ve sonunda 1918’de partisinin iktidardan düşmesi üzerine birçok ittihadcı gibi intihara mecbur ediyordu.
Kaymakam Hüseyin Nesimi, Vali Reşid’in silahlı çete kurma isteğini reddettiği gibi, elden geldiğince Ermenileri korumaya çalışıyordu. En azından Ermeni kızlarını Müslümanlarla evlendirme yoluyla korumaya çalışmıştı. Devamını birlikte izleyelim:
“Nesimi’nin bu çabasını muhbirler valiye bildirdiler ve köydeki Ermeniler toptan yok edildi. Bu olayın ardından, Nesimi Bey ile Reşit Bey arasında sert tartışmalar yaşandı. Nesimi, yapılanları (vahşet) diye nitelendiriyordu.
Reşit Bey bu tartışmanın ardından Nesimi Bey’i yok etmeye karar verdi. Bu amaçla kendisinin özel güvenliği olarak hareket eden Çerkes Harun Bey komutasındaki bir birliği Lice’ye yolladı. Harun Bey, Kaymakamı tutukladı ve Diyarbakır’a yolladı. Çerkes jandarmalar, Karaz (Karacaköy) köyü yakınlarında Kaymakamı öldürdüler ve cesedini yol kenarına bıraktılar. Ceset iki gün sonra cinayet mahallinde toprağa verildi.”
Diyarbakır’daki kıyımı Çerkesler yaptı
Yukardaki kitap üstüne bir tanıtım yazısı kaleme alan Atilla Aytemur, “Çalışlarlar’ın ortaya çıkardığı Hüseyin Nesimi’ye ait bu kitap; bizi yüzleşmekte zorlandığımız geçmişimizden yüzakı niteliğinde bir isimle tanıştırıyor: Hüseyin Nesimi...” diyor. (Bkz. Radikal Kitap, 13 Ocak 2017).
Bugün Akademisyen Hilmar Kaiser’in 2015’te Türkçe’de yayımlanan eseri başta olmak üzere, “Diyarbekir’deki Ermeni Kıyımı” üstüne birçok belge ve bilgi günyüzüne çıkmış bulunuyor.
Bu belgelerden de anlaşılıyor ki; katliam bölgesinden çok yöneticilerin tutumu son derece belirleyicidir. Sözgelimi Diyarbekir’deki kıyım sırasında Vali Çerkes kökenli Dr. Reşid’dir. Gizli işlerini yürüten Çerkes kökenli bir jandarma komutanı ve Çerkesler’den oluşan bir özel çetesi vardır. Ayrıca, İl Jandarma Komutanı ile İl Emniyet Müdürü ve daha birçok bürokrat Çerkes’dir.
Öte yandan; muhtemel Kürt ulusal hareketlerine karşı kullanılmak, milis kuvveti olarak zebt u rabt altına alınmak ve ulusal hareketlere katışmasını engellemek, Ruslara karşı kullanılmak, Ermeniler’e karşı kullanılmak gibi çok yönlü bir amaçla II. Abdülhamid tarafından kurulan Hamidiye/ Aşiret Alayları’nın işlevi ve yaptıkları – bugünkü Korucular örneğinde olduğu gibi- bellidir. Fakat aynı dönemde kurulan Arap, Arnavut, Çerkes, Laz ve Gürcü milis alaylarına ne demeli? Sözgelimi, Abdülhamid dönemindeki ve İttihad-Terakki yönetimindeki olaylarda kullanılan bu milis kuvvetlerinin adı neden geçmez? Örneğin, Rafael de Nögalez adlı Alman- Osmanlı Müşavir Subayı’nın “Vier Jahre unter den Halbmund” (Berlin- 1926), (Hilal Altında Dört Sene) adlı anılar kitabı olmasa, Van yöresindeki bu Laz, Çerkes ve Gürcü birliklerinden hiç haberimiz bile olmayacak...
Peki, Cumhuriyet’ten sonra 1924’te lağvedilen Kürt Aşiret Süvari Alayları’nın, 1925 Kürt Ulusal Hareketi üzerine yeniden “Mahalli Milis Kuvvetleri” adıyla göreve çağrılmalarına ne demeli? Bunun en çarpıcı örneği bugünkü “Koruculuk Sistemi” değil mi?.. Ya da AKP’nin kotardığı Halk Özel Harekatı’na (HÖH) ne demeli?..
Sözlerimizi, maktul hümanist kaymakam Hüseyin Nesimi’nin bir beytiyle noktalayalım:
Ateşe yak ey müneccim zuyc u ıstırabını
Bundadır sırr-ı keramet nutk-u Şah-ı evliya.