Araştırmacı yazar Aziz Tunç’un, 2011 yılında Belge yayınlarında ‘’Maraş Kıyımı-Tarihsel arka planı ve anatomisi’’ adlı kitabı yayımlandı. Tunç bu kitabıyla, 1978’de Türkiye tarihinin gördüğü en vahşi katliamlardan birisi olarak tarihin kara sayfalarına geçen ‘’Maraş Katliamı’na ilişkin devletin resmi söylemi ve olayı karartma, üstünü örtme çabalarına karşı; olayın üzerindeki perdenin aralanmasına ve gayrı resmi tarih tarih yazımına katkıda bulunmuştu. Tunç şimdi de, bu tarih yazımı ve perde aralama işini Fırat Yayınları’nda çıkan yeni kitabı ‘’Beni Sen Öldür, 78 Maraş Katliamı’’ ile sürdürüyor. Tunç kitabında 36 yıldır aralanmayı ve aydınlatılmayı bekleyen tarihin kara sayfalarını bir tarihçi, bir bilim adamı titizliğiyle belgeler sunarak açıyor. Açıyor ama, açılmasını istemeyenlerde var tabii. Şöyle ki, yaklaşık bir ay önce okurlara sunulan yeni kitabı hakkında Aziz Tunç ve kitabın arka kapak yazısını yazan Nedim Şener hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Tunç ve Şener’in Malatya Cezaevinde yatan bir silah kaçakçısının ‘’Bu kitap ülkeyi böler’’ şikayeti ile ifadeleri alındı. Tunç, katliamın anlaşılmasının ve katliamdan hesap sorulmasının yeni katliam girişimlerinin engellenmesi için şart olduğunu söylüyor.
Tunç’a yeni çıkan ‘’Beni Sen Öldür, 78 Maraş Katliamı’ kitabını, Maraş Katliamını aydınlatılma çabalarını, karşılaştığı sorunları ve inatla, ısrarla sürdürme işini sorduk.

Yazdığınız kitaplarınızda Maraş Katliamının aydınlatılması için yoğun bir çaba içerisindesiniz, duyduğunuz sorumluluğu nasıl izah edebilirsiniz?

Maraş Katliamı, birkaç nedenden dolayı hayatımın önemli toplumsal/siyasal olgusu durumundadır. İlk olarak akla Maraşlı olduğum gelebilir, elbette bu da var. Ancak beni Maraş Katliamı‘yla ilgilenmeye zorlayan bunun dışında nedenlerin varlığını da hesaba katmak gerekir. Maraş Katliamı, o dönemde devrimci politika yapan biri olarak benim açımdan şöyle bir anlam ifade etmektedir. Eğer bizler doğru politika yapabilseydik, bu katliamı sınırlandırabilirdik. Bu katliamın olabileceğini öngörebilir, buna uygun bir örgütlülük içinde hareket edebilir ve böylece katliamın yarattığı tahribatı sınırlayabilirdik. Ne yazık ki bunu yapamadık. İşte bu durum -yani katliamı öngörememiş ve gerektirdiği tedbirleri alamamış olmak- benim açımdan sorumluluğumun da olduğu affedilmez politik bir hata olarak boynumda aslı kaldı. O nedenle ezilen halklara karşı yaşanmış bir eksikliğin vebalini taşıyor olmak, benim bu katliamla ilgilenmemin en önemli nedenlerinden biri oldu.

Katliamla ilgili 2011’de ‘Maraş Kıyımı’ adlı kitabınız çıkmıştı. Şimdi de ‘’Beni Sen Öldür, 78 Maraş Katliamı‘ adıyla yeni bir kitap daha yazdınız ? Sizi böyle bir kitap daha yazmaya yönelten neden ne idi? Bir şeyler mi eksikti?

Bilindiği gibi “Maraş Kıyımı” kitabını çalışmış ve yayınlamıştım. “Maraş Kıyımı”nı yazmaya başladığımda çok önemli bir sorunu atladığımızı gördüm. Yıllardır bu katliama dair yazıyor, konuşuyor, etkinlik yapıyorduk. Bu doğru ve gerekliydi. Ancak bu katliamda kimlerin öldüğünü bilmiyorduk. Sahiden Maraş Katliamı‘nda kimler öldürülmüştü? Bu insanların bu dünyada yaşadıklarını gösteren hiçbir iz, hiçbir belirti yok muydu? Bu insanları anmalarda, etkinliklerde görmemizi sağlayacak, böylece onları unutmamızı önleyecek bir resimleri neden yoktu? Bu insanların ailesi, çocukları neredeydi? Bu sorular korkunç bir ağırlık gibi oturdu beynimin ortasına. Yüreğim kanadı. Nasıl olur böyle bir şey? Hayret ve kızgınlık içinde kaldım. Neden biz bu insanlara dair hiçbir şey bilmiyoruz? Neden biz bu insanların evlerine konuk olmamış, acılarını paylaşmamışız? Bu sorular ve yarattıkları duygu yoğunluğu, bir çığlık gibi oturdu yüreğime. Maraş Kıyımı’nın her satırını yazarken bunları düşünüyor, kahroluyordum. Ben o satırları yazarken, katledilen insanların aileleri neredeydi? Ne yer, ne içer, nasıl yaşarlardı? Acılarını unutmuşlar mıydı, yoksa halen yüreklerinde mi taşıyorlardı? Bu soruların toplamı içime oturmuş olan çığlığı büyütüyor, dayanılmaz kılıyordu.
Artık bu soruların cevabını bulmak benim için önemli bir görev ve sorumluluk olmuştu. Hiç yüksünmeden, ikirciklenmeden bu işi yapmam gerektiğine karar verdim ve gerekli hazırlıkları yaparak yola çıktım.

Sonra …

İlk görüşmeyi yaptıktan sonra bilinen KCK operasyonuyla içeri alınınca bu işin yarım kalacağı kaygısı sardı. İki yıla yakın süren tutukluluktan sonra tahliye ile birlikte toplumsal mücadelenin gerektirdiği diğer görevleri bir yana bırakarak içimde ukte olan bu işe kaldığım yerden ve yeniden başladım. Haziran ayında tahliye olmuştum. Aile ziyaretlerinden hemen sonra annemi babamı ziyaret ettim ve Temmuz’un ilk haftasında çalışmanın içindeydim.

Daha sonra çalışmanız ilk planladığınız gibi gitti mi? Nelerle karşılaştınız?

 İlk başta amacım bugün yapılandan daha farklıydı. Bu insanlara dair ansiklopedik-sosyal bilgiler almakla yetinmeyi düşünmüştüm. Ancak ilk görüşmeyle birlikte her şey değişti ve çok farklı boyutlara taşıdı durumu. İlk görüşmem tanımadığım bir ailenin o dönem genç kızıyla oldu ve esas sarsıntıyı o an yaşadım. Selda Bilmez, annesinin, ağabeylerinin kanına bulanmış olan gömleği çeyizinde taşıdığını söylediğinde, beynimin ve yüreğimin sınırlarının zorlandığını hissediyordum. Onun yaptığını canlandırmaya çalıştığımda aynı duygu yoğunluğu içine girdim. Artık bir araştırma filan yapmıyordum, bir katliamı yaşıyor, katlediliyordum. Bunun acısını ve öfkesini duyuyordum içimde. Kızıyor, kahroluyordum. Bunca zaman neden bu insanlardan uzakta kalmışız; neden bu insanları tanımamış, ziyaret etmemişiz? Başladığım görüşmeden çarpılarak, deyim yerindeyse beynim yerinden fırlayarak ayrıldım. Tam bir düşünsel ve duygusal şok içindeydim.

Yani, her görüştüğünüz kişi sonrası, programınıza yeniden başlıyordunuz? Bu kez yaşadıklarınızda neler vardı?

Artık yapmayı planladığım çalışmanın kapsamı da yöntemi de beni tatmin etmemeye başlamıştı. Konuştuğum, görüştüğüm herkes bana katliama dair benim ve kamuoyunun bilmediği özgün ve çarpıcı bilgiler anlatıyorlardı ve anlatılan her hikaye beni planladığım çalışmayı yeniden düşünmeye zorluyordu. Anlatılanlar benim yapmak istediğim çalışma için fazlaydı. Ancak göz ardı edilemeyecek kadar anlamlı, gerekli ve sarsıcıydı. Bu tespitten sonra daha kapsamlı bir işle karşı karşıya olduğuma ve o yönlü girişimlerde bulunmam gerektiğine karar verdim. İlk yapılacak olan, bu görüşmelerin görüntülü kayıt altına alınmasıydı. İstanbul’a döndüğümde bu amaçla girişimlerde bulundum. Maalesef insanlar çok mülkiyetçi ve sorunlu yaklaştılar ve bu girişimler sonuç vermedi. Ancak benim içimden duyduğum çığlık patlıyor ve beni çağırıyordu, alageyik misali. Zorluklar yaşayacağımı biliyordum, ancak yaratılmış imkanların, zorlanmış imkansızlıkların sonucu olduğuna inandım ve otogardan biletimi alarak İstanbul’dan ayrıldım. Kararsız kalmamış, görevi bilinmez bir geleceğe ertelememiş olmanın rahatlığı içindeydim. Ciddi zorluklar, sıkıntılar, imkansızlıklar yaşadım. “Bu yarayı neden kaşıyorsun”dan tutalım da daha birçok söz söylendi.  

Bu kadar sıkıntı ve sorunla karşılaşmaya rağmen, ısrarla inatla çalışmayı sürdürdünüz. Bu gücü nereden alıyordunuz?

Bütün bunları yaşarken bir tek şey dayanağım, enerji kaynağım oldu. Ben bu insanlarla görüşmeye başladığım ilk andan itibaren yaptığım işin hayatımın en devrimci işi olduğunu gördüm ve buna inandım. Hayatım boyunca bir devrimci gibi yaşamaya çalışmış, devrime ve devrimin değerlerine bağlı kalacağıma ahdetmiştim. Bu çalışmayı yaparken bu işin devrimci bir iş olduğunu gördüm ve bu bakış açısı benim bu zorluklara katlanmamı sağladı. Katliamı yaşamış olan bu insanların acılarına ortak olmak, hiçbir devrimci eylem ve etkinlikten daha az devrimci değildi, bunu yaşayarak gördüm ve onun için bir buçuk yıl boyunca ve ısrarla bütün zorluklara dayanabildim. Elbette bu çalışmayı yaparken çok sayıda insanın büyük katkılarını, desteklerini gördüm. Kimi evini açtı, kimi arabasıyla yardımcı oldu, kimi ekonomik katkı sundu, kimi ilişki üreterek yardımcı oldu. Bu çalışma, onların desteği ve katkısıyla ortaya çıktı. Çalışmayı yaparken içimde kabaran öfkeyi, sabırlı ve soğukkanlı bir ürüne dönüştürerek işlevsel bir sonuç yaratmayı esas aldım. Bu çalışmanın sonucunda ortay çıkan ürünün, eksik ve yetersiz de olsa, ezilen halkların kurtuluşuna hizmet eden bir ürün olması tek mutluluk kaynağı olacaktır.



ERDOÐAN YENER