“Ona de ki, seni kafese koyacaklar. Mübarek gibi olabilir. O şansını yitirdi, ama hala kaybedilmiş değil. Eskiden on yılda bir darbe olurdu, beş yılda bir muhtıra olurdu. Şimdi sürekli darbe süreci var ama durumu kurtarabiliriz” (İmralı Notları, s. 220). Erdoğan’a iletmesi için Öcalan’ın bu sözleri S. Süreyya Önder’e İmralı’da söylediği tarih 11 Ocak 2014. Cemaat’in Erdoğan’ı yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarıyla titretmesinin üzerinden kısa bir vakit geçmiş. Mısır’da Erdoğan’ın müttefiki ve yoldaşı Müslüman Kardeşler’in lideri Mursi’nin devrilmesinin üzerinden ise 4 ay geçmiş. İmralı Notları sistematik şekilde okunduğunda, hem Paralel Devlet Yapılanmasının yakın tarihte siyasi alana yaptığı tüm kritik müdahaleleri hem de Erdoğan’ın bugün içinde olduğu açmazı görmek mümkün. İmralı’daki kısıtlı koşullara rağmen Öcalan’ın adım adım takip edip çok öncesinden görebildiği bir ihtimali yaşadık. 

Öcalan’ın İmralı Notlarında yaptığı analizler, “Kürt meselesinde Erdoğan barış ve müzakere yerine savaşı seçerse darbe imkanı doğar” bağlamına indirgenirse Öcalan’ın yaptığı değerlendirmelerin derinliğine haksızlık edilmiş. Özünde, tahakküme dayanan iktidar biçimi eleştirisi, yani Erdoğan’ı, siyasi ikbalini ve oluşturduğu personayı fazlasıyla aşan kurucu bir eleştiri var. Meselenin kökeni, en liberal anlamıyla iktidarın görece eşit bölüştürülmesi meselesi değil. Türk devletinin yaşadığı süreklileşmiş yapısal kriz, yıkım ve kavga hali, var olan siyasi aktörlerin çözüm ufkunun ötesinde… Hiçbirinin bir diğerini tasfiye etme dışında geliştirebildiği bir çözüm projesi yok. Toplumun bir bölümü, insani değerleri çürütülmüş testesteron yüklü sekter siyasi gruplara bölünmüş durumda. Geri kalanları ise korkutulmuş ürkek izleyici, hep yüzlerini başka yana çeviriyorlar. Hemen her kenti, her kurumu ve her mahallesi ise bir kıvılcımla alevlenebilecek iç savaş düzleminde. Bu düzlemi AKP ile CHP’nin kestiği kısa vadeli birliktelik pozları değiştirmeyecek. Çünkü temeli yok. Bu yıkıntıyı değiştirebilecek yegane şey, Kürt meselesinin çözümü aşan ve siyasi bir dönüşümü öngören Dolmabahçe Mutabakatı, yani hakiki bir demokratikleşme hamlesi. Bunun gerçek bir imkan olabilmesi için mutlaka silahların susması gerekiyor. Bu noktadan hareketle, esas sorumuza gelmiş bulunduk: 15 Temmuz darbe girişimi Kürt meselesini çatışma ve müzakere ekseninde tam olarak nereye taşıdı?         

Kürt illerinde çalıştırılan savaş makinasının elbette bir hiyerarşisi var. Malatya’da konumlanmış olan 2. Ordunun başındaki Adem Huduti bu hiyerarşinin en üstündeki isimdi. Darbenin başarısız olduğunu anladığı gece geç saatlere kadar Malatya Valisinin telefonlarına bile çıkmadı. Gülen Cemaat’i ile alakası olmadığı yönünde iddialar güçlü, kendiliğinden darbeci ve şu anda tutuklu. Diyarbakır 7. Kolordu Komutanı İbrahim Yılmaz, 2'nci Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi Komutanı Tümgeneral Atilla Darendeli, Çakırsöğüt Jandarma Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Gürcan tutuklandı. Aslına bakılacak olursa, TSK’nın Kürt illerindeki savaş makinasının en üst düzey rütbelilerinin “bazıları” gözaltına alındı, tutuklandı ya da uzaklaştırıldı. Ama toplamda pasifize edilen savaşçı kurmay sayısına Kürt illeri ile diğer iller mukayese edilerek bakıldığında, Kürt illerinde darbeci olduğu iddiasıyla alınan askerlerin sayısı az. Yeni bir darbe potansiyelini ortadan kaldırmak için yeterli değil çünkü daha alt kademedeki olası darbeci askerlere dokunulmuş değil. Ayrıca, sırf Diyarbakır’da; TSK’da, Emniyet Teşkilatında ve İdari Birimlerde yapılan gözaltılara bakıldığında toplam sayının 100 civarında olduğu görülüyor. Türkiye geneli ile mukayeseli bakılacak olursa bu sayı mantıken açıklanamaz. Peki neden TSK içindeki darbe potansiyeli olan askeri personele Kürt illerine daha ciddiyetle dokunulmuyor? 

Bunun tek bir yanıtı var. Tüm ordu personelinin yarısı Kürt illerinde konumlandırılmış olan TSK’nın savaş makinasının yaşadığı sarsıntılar oldukça ciddi. PKK aktif savaş konumundayken, Erdoğan daha ileriye gidecek bir tasfiye operasyonuna girişmekten korkuyor. Bunun PKK karşısında kendi elini zayıflatacağına inanıyor. Kendince haksız değil. Askerlerin duydukları sınırsız “onur” duygusunun boğazı kesildi, ölüleri ise hainler mezarlığına gömüldü. Ordunun savaşma motivasyonu yatay ve dikey güven erozyonu nedeniyle düşebileceği en dip seviyede. Bu açmaz, tam anlamıyla Kürt meselesinde müzakere yerine savaş kararı almak ile darbe mekaniğinin harekete geçmesi arasındaki diyalektiğe denk düşüyor. 

Erdoğan’ın yakın gelecekteki darbe ihtimalini def edebilmesi için savaş makinasının dişlilerinin çok daha fazlasını tasfiye etmesi gerekiyordu ama buna henüz cesaret edemedi. Bir sebebi, 15 Temmuz gecesi darbe sürecini bitirmesi için MİT ve Hulusi Akar ile yaptığı anlaşma. Darbeciler hakkında hakiki bir soruşturma yürütmek yerine kamuoyuna mal olmuş olayları gerçekleştiren askerler ile 15 Temmuz gecesi sivrilenleri veya Cemaat ile ilişkisi çok önceden ayyuka çıkmış olanlar kızağa çekildi. YAŞ toplantısından da görüleceği üzere, gidenlerin yerine eski Balyozcu yeni Kemalist kadrolar ile MHP’li generaller getiriliyor.

Bu aralıksız alt üst oluşlar ve devlet yıkıntıları içinde Kürtlere karşı savaşı büyük bir savaşa girişmek de barış ve müzakere çizgisine çekilmek de Erdoğan için yüksek risk barındırıyor. O yüzden Erdoğan’ın, mümkünatı bir yana dursun, yakın süreç için düşük yoğunluklu bir çatışma ortamının devamını arzulaması olası. Erdoğan ne yaparsa yapsın, bu süreklileşmiş yönetilemezlik krizini kısa vadede aşamayacak. O yüzden kendisini daha fazla güvenceye almak adına kendi iktidarına her zarar verebilecek aktörü bir süreliğine oyalama taktiğine yönelmesi yüksek ihtimal. Bugün Kürt Özgürlük Hareketi’nin geldiği nokta, “Kürt meselesi çözülmeden demokratikleşme olmaz” eşiğini çoktan aşmış durumda. Bu liberal değerlendirmeler siyasetin keskin virajlarını dönemiyor. Orta vadede, bu Ortadoğu yıkıntısının tozlarını savurma ihtimalini doğuracak ve siyasi bir projesi olan yegane aktör Abdullah Öcalan. Muhtemelen bu yüzden, özellikle bu süreçte, konuşması -HDP dışında- hiçbir siyasetin işine gelmiyor.