
Dünyamızda sanatçı kalmamış, kalanlar var ise onlar da Ortadoğu ve Kürdistan’da yok diyeceğiz.
Zamanında Türkiye’de Kemal Sunal diye bir sanatçı vardı. Toplumun yüz yüze kaldığı ve geldiği sorunları bir şekilde ifade etme gücüne sahipti. En zor sorunları mizah ile dile getiren Kemal Sunal bu yolla herkesin eleştiremediklerini kendi bireysel yetenekleriyle bir şekilde dile getiriyor ve toplumu bilinçlendiriyordu. Bu eleştirme biçimini birçok filminde gören bizler en çokta üç kağıtçılığın sembol kişiliği olabilecek olan Zübük tiplemesinde çok ileri düzeyde daha net görmüştük.
Ama maalesef artık bir Kemal Sunal’ımız yok. Halbuki Türkiye’de bugün tarihin hiçbir zamanında olmadığı kadarıyla malzeme vardır. İster bir şekilde adaleti yerine getirmek için dağlara eşkıya olarak çıkan Kemal Sunal bugünlerde yaşasaydı acaba bu adalet arayışçılığını hangi tiplemelerle dile getirirdi? Ya da bunca hakareti toplumun çeşitli çevrelerine doludizgin savuran bir kişiliği ya da kişilikleri beyaz perdeye Kemal Sunal nasıl yansıtırdı? Ya da toplumun neredeyse her değerine el atarak toplumu sözüyle yüceleştiren ancak ameliyle ise küçümseyen bir kişiliği nasıl işlerdi? Ya kadının her şeyine el atan, onların nasıl doğum yapacaklarından kaç çocuk yapacaklarına kadar müdahale de sınır tanımayan bir kişiyi hangi biçimde işlerdi? Ya son günlerde tüm dünyaya kafa tutan, Irak başta olmak üzere birçok çevreye laf yetiştiren, laf koyan, hakarette sınır tanımayan bir cumhurbaşkanını nasıl perdeye taşırdı? Yine son zamanlarda bir topluma histeri gibi cumhurbaşkanı başta olmak üzere tüm çevresine sirayet eden kabadayı tarzı konuşmalar, ağızları hangi motiflerle bize sunardı? Ya son zamanlarda geliştirdikleri çirkin ve tipsiz diyebileceğimiz bıyık modasını hangi yol ve yöntemlerle ele alır, gırgırını geçtikten sonra bize getirirdi?
Maalesef Kemal Sunal yok ve boşluğu doldurmaya aday kimse de yok. Hatta var olanlar ise siyasetin bunca toplumu negatif etkileyen, sarsan, diktatör kişiliklerce şekillendirilen bu toplum bozumu eleştirme yerine ya köşelerine çekilerek içki masalarında kıyı ve köşelerde naralar atmakta ya da diğer bir kesim ise tam birer omurgasız kişilik olarak diktatörlere övgü yağdırmakta yarışmaktadırlar.
Türkiye’de tablo böyle iken keşke uluslararası arenada bir Charlie Chaplin olsaydı diye değil ki hayıflanmıyoruz. Bir Charlie Chaplin tam bugünlerde tüm insanlara lazımdı. Zamanın da Hitleri ve hastalıklarını belki de en iyi beyaz perdeye taşıyan Charlie Chaplin’di. Bir diktatörün hayallerini, yapmak istediklerini, beceriksizliklerini, korkaklığını en iyi o ifadeye kavuşturmuştu.
Evet, keşke ya bir Kemal Sunal’ımız olsaydı ya da bir Charlie Chaplin’imiz olsaydı da, Diktatörlüğün ne olduğunu diktatörüm kim olduğunu yeni dönemde beyaz perdelere bizim için taşırsaydı. Taşırsaydı da bizler diktatörün Musul’a ilişkin söylediklerini hem toplu olarak dinleseydik hem de diktatörün bilinçaltındakilerinin tümünü bir şekilde görebilseydik.
Musul şimdi Irak devletinin sınırları içerisindedir. Yine eskilerde Kürtlerin yoğun yaşadığı bir kentti. Eski zamanlarda ise Asuriler başta olmak üzere birçok farklı halk burada yaşamış. Birilerine ait olacaksa en az Türklerin olacak olan Musul’u en çok bugünlerde Diktatör dile getirmektedir. Musul Operasyonuna katılacaklarını, Başika’da çıkmayacaklarını, Güneyde kalacaklarını, Musul Operasyonuna katılmadıklarında B ve C Planlarının olduğunu, herkesin bu hususta kendi haddini bilmesini de tam bir çılgın ve ruh hastası olarak -hem de meydanlarda -yüksek bir ses tonuyla dile getirmektedir. Mezhep savaşını engellemek istediklerini söylese de, “hep Sünni” deyip durmaktadır. Yine insan hakları deyip şehirleri yerle bir etmekte, binlerce hatta on binlercesini hapse atması yetmiyormuş gibi bir de idamlarını tartışmaktadır. Hani “yaratanı yaratandan” dolayı severdi? Hani bu canı yaratan vermişti ancak yaratan yine alırdı?
Uzatmayalım ve belirtelim ki Musul tartışmaları bir diktatörün ruh halini en iyi gösteren bir süreç olmaktadır. Herkese tam bir yeni yetme mafyacı kabadayı gibi saldıran, tepeden yaklaşan, horlayan bir kişiliğin ruh halini, bilinçaltını ekrana yansıtmak gerekmez mi? Ekrana taşıyarak diktatör bozuntularını teşhir etmek gerekmez mi? Teşhir ederek Türkiye toplumunu başta olmak üzere tüm Ortadoğu halklarını duyarlı kılmak gerekmez mi?
Evet, zaman eşine ender rastlanılacak olan ruh hastası bir diktatörün ekranlara taşırma zamanıdır. Ancak bunun için de zaman Kemal Sunal gibi Charlie Chaplin gibi onurlu sanatçıların da –kendi bireysel çıkarlarını düşünmeden- ortaya çıkma zamanı değil midir?