Ödülün bu yılki sahibi, Kuzey Kürdistan’da 24 saat Kürtçe (Kurmancî ve Zazakî) yayın yapan ilk Kürtçe çocuk kanalı olan Zarok TV. Öncelikler kutluyorum, müthiş bir emek veriliyor, emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.


Geçen yıl düzenlenmeye başlanan İstanbul Kürt Kültür ve Sanat Festivali’nin bu yılki final konseri 15 Mayıs’ta olduğu için, ödül töreni bu yıl 16 Mayıs’ta gerçekleştirilecek. 


Bu iki güzide kurumun Kürt halkı için önemi malum. Kişisel olaraksa, bu ödülün olarak benim için ayrı bir önemi daha var. 2010’da Kürt Enstitüsü’nde eğitim almaya başladım, 2012’den beri bu kurumda Kürtçe öğretmenliği yapıyorum. Geçtiğimiz Kasım ayından Mart 2016’ya kadar da Zarok TV’de Kürtçe dublaj yönetmenliği yaptım. Velhasıl ödülün hem veren, hem alan tarafıyım. İki kurumun da özverisini, enerjisini, heyecanını anlatmaya kelime yok.


Öğretmen bir ebeveynin çocuğu olarak, bir öğretmen için öğrencisinin ileride kendisinden aldığı eğitimle güzel şeyler yaptığını görmenin ne büyük mutluluk olduğunu çocukluğumdan beri tecrübe ediyorum. Umarım Kürt Enstitüsü’ndeki hocalarımız da bize bakıp mutlu oluyorlardır.


Amed’de Zarok TV’ye geldiğim ilk hafta, arkadaşlarla sohbet ederken, kapıdan içeri tanıdık bir sima girdi. Bir süre bakıştıktan sonra birbirimizi çıkardık, güldük, sarıldık. Kürt Enstitüsü’nde ders verdiğim ilk sınıftan bir öğrencimdi kapıdan giren arkadaş. İstanbul’da bir şirkette animasyon uzmanı olarak çalışıyordu. Şimdi Amed’de, Zarok TV’de aynı işi yapıyor üstelik, Enstitü’de öğrendiği Kürtçe’yle. Bununla da kalmıyor, Kürdistan’ın 4 parçasından pırlanta gibi gençlere animasyon programlarının eğitimini veriyor, hem de Kürtçe. Buna şahit olmak tarifsiz bir mutluluk. Bunu yaşadığım için kendimi müthiş şanslı hissediyorum. Fakat biliyorum, bu sadece şans eseri değil, inanç, kararlılık, umut, direngenlikle yoğrulmuş bir mücadele geleneğinin meyvesi. 


Aynı süreçte, bir gün bir haber gördüm. Kadın Haber Ajansı JINHA muhabiri Rojda Oğuz Van’da tutuklanmıştı. Rojda, enstitüde ders verdiğim ilk sınıftan bir başka öğrencim. Geçtiğimiz aylarda tahliye oldu. Geçenlerde Sur’a dair bir konferansta karşılaştık. Kürtçe ve Kürdistan epey yaramıştı.


Devrimci tutsakların 68 günlük ölüm orucu sonucu elde edilen bir siyasi kazanım olan anadilde savunma hakkının yürürlüğe girmesiyle, 2013’ten itibaren siyasi davalarda Kürtçe tercümanlık yapmaya başladım. Prosedürdeki saçmalıkları, duruşmalardaki absürdülükleri yazsam Britannica Ansiklopedisi olur, o yüzden geçiyorum. Geçen 3 yıllık süre zarfında, savunmasını tercüme ettiğim birçok devrimci tutsak, daha sonra tahliye olduklarında öğrencim oldular. Arada, öğrencilerimden benden ders alırken veya aldıktan sonra tutuklanalar oldu, onlara da tercümanlık yaptım. Bazılar var, önce tercümanıydım, sonra öğretmeni oldum, şimdi tekrar tutuklular. 


Ömer Altaş’la, Navê te çi ye? (Adın ne) isimli Kürtçe bir belgesel çektik, filmde oynayan, kendisi de zaman zaman mahkemelerde Kürtçe tercümanlık yapan Hêja Türk 2,5 ay önce tutuklandı, şimdi onun da tercümanıyım. 


Anadilde savunmanın yürürlüğe girdiği 2013’ten bu yana duruşmalara beraber girdiğimiz avukat arkadaşlar da bugünlerde yargılanıyor. Geçen hafta, onlarca davaya beraber girdiğimiz Avukat Raziye Özetürk ve Sinan Zincir’in duruşması vardı, mahkeme salonunda hep karşılıklı oturmaya alıştığım avukat arkadaşlar bu kez sanık kürsüsündeyken savunmalarını tercüme ediyordum. 


İstanbul’da, Kürtçe savunmanın yapıldığı ilk duruşmada, Kartal Adliyesi’nde tercüman bendim, avukat da Ayşe Acinikli. Yargılanan 21 yaşında bir gençti. 4 yıldır tutukluydu. 2 yıldır Kürtçe savunma vermek istediği için “Ez li vir im” (Ben buradayım)dan öte ifadesi alınmıyor, kayıtlara “bilinmeyen bir dilde konuştuğu” geçiyordu. Savunması tek kelimeden oluşuyordu: “Na”, Türkçe “hayır”. Hakkındaki iddiaları kabul etmiyordu. Ve bu tek kelimelik Kürtçe ifadeyle tahliye oldu. Bu tek kelimeyi söyleyebilmek için 2 yıldır içeride bu anı bekliyordu. İlk duruşmanın tecrübesi sarsıcıydı. O duruşmadaki avukat Ayşe Acinikli de şimdi tutuklu, avukat Ramazan Demir’le birlikte.


Ramazan, tercümanlık yaptığım davalarda beraber en fazla duruşmaya girdiğim avukat arkadaş. Kendisi Cizre vahşet bodrumlarını AİHM’e ve uluslararası kamuoyuna taşıyan avukat. Devletin itibarını zedelemekle yargılanıyor. Önümüzdeki ay duruşmaları var. Onlarca hukuki terimi nasıl çevireceğimize, bu alanda nasıl bir literatür gerektiğine dair kendisiyle günlerce kafa patlatarak yoğun mesailer yürüttük. Kısmette ona da tercümanlık yapmak varmış.


İstanbul’u tercümanlık için gittiğim adliyeler ve ders verdiğim Eğitim-Sen, BDP/DBP, HDP binaları sayesinde öğrendim diyebilirim. Silivri’ye, Kartal’a ilk kez adliyeye, Beykoz’a, Maltepe’ye ilk kez ders vermeye gittim.


Şam’da sürgünde çıkan Hawar’dan İstanbul Kürt Enstitüsü’ne, oradan Zarok TV’ye, öğrencilerimin ve benim metropolden Kürdistan’ın kalbi Amed’e yolculuğumuz, simgesel olmanın ötesinde bir mücadelenin kendi toprağına, özüne, köküne dönüşünün ta kendisidir. Eskilerin dediği gibi; “Her giha li ser koka xwe şîn tê” (Her bitki kendi kökünde yetişir).



Cihad İlbaş