Diğer sanat dallarından farklı olarak sinema hem önemli oranda bir bütçe gerektiren hem de tek başına yapılamayan, bir ekip tarafından gerçekleştirilebilecek bir sanat dalı. Bu yüzden de film projesi olan, dertlerini, umutlarını, sevinçlerini, acılarını sinema yoluyla anlatmak isteyenlerin, bunu gerçekleştirebilmek için hayli meşakkatli bir süreçten geçmeleri gerekiyor. Yani insanın elinde iyi bir hikayesi, iyi bir senaryosu olması bir film gerçekleştirmeye yetmiyor. Kim bilir kaç tane güzel, samimi hikaye yönetmenin koltuğu altında kapı kapı dolaşmış sonra boynu bükük eve dönmüş ve bir yastık altında bir süre bekletildikten sonra bir çekmecenin gözünde yahut bir karton kutunun içinde ileride doğacak imkanlar umuduyla bekletilmeye alınmıştır.
Her çekilemeyen senaryodan, her filme dönüşemeyen hikayeden sonra yazılan yeni senaryo daha minimal imkanlarla daha küçük bütçe, ekip ve ekipmanla çekilecek şekilde yazılmaya, daha küçük hikayeler üzerinde çalışılmaya başlanmıştır. Fakat bir süre sonra şu gerçekle karşı karşıya kalınır ki hikayeni ne kadar küçültürsen küçült, ne kadar minimal kurgularsan kurgula, eğer tek başınaysan ortaya bir film çıkarman olanaksızdır. Hele eğer muhalif bir sinemacıysan, söyleyeceğin sözler, çektiğin kareler fincancı katırlarını ürkütecekse, birilerini diyelim ki daha çok devleti rahatsız edecekse hepten olanaksızdır hikayeni beyaz perdede seyirciyle buluşturman. Eğer anlattığın hikaye suya sabuna dokunmuyorsa, biraz acı istismarı yapıyorsa, ya da biraz eğlencelik bir şeylerse belki bir ihtimal birilerinden sponsorluk ilişkileri dahilinde destek bulabilme şansın olur. Fakat bir filmi çekmekle de bitmiyor iş. Bin bir zahmet, koşuşturma, kendini paralama sürecinden sonra ortaya çıkardığın filmi, pazar ilişkilerinin hakim olduğu dağıtım ağı içinde bir sinema salonundan içeriye sokman için yıllarca beklemen gerekebilir. Hiçbir salonda bu gösterim şansını yakalayamamış kim bilir kaç film vardır.
Peki çözüm nedir? Nasıl mümkün olacaktır bir hikayeyi beyaz perdede seyirciye anlatabilmenin yolu. Bunun tek yolu kimseyi rahatsız etmeyen, Pazar ilişkilerine dahil olabilecek hikayeler yazmaktan mı geçiyor? Ya da kültür bakanlığı sinema fonundan yani devletten medet ummak, oradan kapılacak payı beklemekten mi geçiyor? Peki devletten fon almak o kadar kolay bir şey midir? Ya da devletin hoşuna gitmeyen hikayeler anlatan biri de devletten destek alabilir mi? Devlet hangi projelere destek verir? Mantıken bakıldığında sinema, kitleler üzerinde bu kadar büyük bir etki gücüne sahipken devletin, kendine muhalefet eden, yahut kendisi için ideolojik propaganda aygıtı olmayacak bir filme destek vermesi mümkün müdür? Diyelim ki devlet kendine muhalifim diyen bir yönetmene ya da muhalif bir hikayeye destek verdi? Devletin bu desteği vermede bir hesabı yok mudur? "Bayram değil düğün değil devlet benim hikayemi niye öptü” diye şüpheye düşmek gerekmez mi? Her şeyden daha önemlisi devletin hoşuna gitmeyen hikayeler anlatırken, diyelim ki devletin katliamcı yahut asimilasyoncu yüzünü anlatan bir film çekerken devletten destek almak ne kadar ahlaki olacaktır?
Bu yazıda biraz Türkiye’de ve genel olarak dünyada sinema dünyasının ahvaline dikkat çekmek için birkaç soru sormak istedim. Gelecek haftaki yazımda bu soruları ben de kendimce cevaplamaya çalışacağım.