
Ortadoğu halklarının üzerine bir karabasan gibi çöken, İslam ülkelerinde demokratik-sosyalist hareketlerin gelişmesinin önünü almayı hedefleyen, içte Türkiye devrimci demokratik hareketini tasfiye etme ve daha doğuş aşamasındayken Kürt Özgürlük Hareketi’ni boğmayı hedefleyen bu faşist darbenin fail güçleri, bugün AKP oluşumuyla yarım bırakılmış olanı tamamlamayı ve kendileri için dikensiz bir gül bahçesi yaratmayı hedeflemekteler.
Peki, 12 Eylül darbesine giden süreç nasıl gelişti? Bu darbeye yol açan iç ve dış nedenler nelerdi? Darbenin amacı neydi ve bu amaç tam başarıyla gerçekleştirildi mi? Bu darbeye karşı hangi güçler direndi ve direnmektedir? En önemlisi de bundan sonrasında nasıl bir mücadele yürütülecektir? Elbette bu sorulara cevap vermek bir nebze de olsa 12 Eylül faşist-askeri darbesini tanımlamış ve buna karşı duruşun nasılına cevap olmuş oluruz.
Gerçekliğine dönen bir gençlik
İki kutuplu dünya sistem geçekliğine bir başkaldırı olan, hem emperyalist hem de reel sosyalist blokta büyük sarsıntılara yol açan 1968 Gençlik Hareketi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de başta gençlik olmak üzere emekçi güçler ve ezilen halklar arasında büyük bir yankı uyandırdı. Modernist yaşamın eleştirisi temelinde gelişen 68 gençlik hareketi, Türkiye’de devrimci gençlik hareketinin gelişiminde mihenk taşı rolü oynadı. Artık Türkiye gençliğinde ve aydınında batının bilgi kalıplarını, yaşam sistemini sorgulayan, kendi gerçekliğine dönen, sosyalizme yönelen, özgür ve eşit bir dünyanın varolabileceği inancıyla örgütlenip eyleme geçen bir düzey yakalandı. Bu da beraberinde Türkiye Cumhuriyetinin resmi ideoloji olan beyaz Türk ulusçuluğunun sorgulanması, emperyalist güçlerin politikalarına yatmış olan TC’deki iktidar odaklarına karşı bir başkaldırı ve reddetme hareketinin gelişmesini getirdi.
Türk ulus-devletinin kuruluşunda rol oynayan kapitalist hegemon güçleri ve onun bugünkü öncüsü olan ABD’yi sorgulamak; Beyaz Türk ulusçuluğunu sorgulamak demek, homojen toplum yaratma, Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan başta Kürt halkı olmak üzere çeşitli halkları ve inanç topluluklarını yok sayıp asimile etmeyi hedefleyen faşist devlet sistemini sorgulamak demekti. Böylece hem ABD emperyalizmine, hem de beyaz Türk faşizmin oligarşik iktidarına yönelik bir toplumsal muhalefet ve güç doğmuş oluyordu. 1968 gençlik hareketine yönelik emperyalist sistemin cevabı küresel finans kapital döneme geçiş, neo liberal politikalarla yeni bir yaşam sistemini tüm dünyaya yaymak oldu. Böylece artık içe kapanmacı, kendi kendine yeten ekonomiler ve ulus devletler bu sistemin önünde engel konumuna gelmiş ve aşılması gereken engeller olarak hedef haline gelmiş oldular.
İç koşullar olgunlaştırıldı
Reel sosyalist bloğun öncü gücü olan Sovyetler Birliği’nin 1970’lerin sonlarında Afganistan’ı işgali ve İran’da gerçekleşen İslam Devrimi, ABD ve onun müttefiklerini, Ortadoğu ve Asya’da var olan dengeleri sarsacak gelişmeler olarak görülerek erkenden tutum almaya zorladı. Bu nedenle Sovyet Rusya’nın Ortadoğu’ya yayılmasını engellemek, işgal ettiği Afganistan’dan çıkarılmasını sağlamak, Orta Asya’da çeşitli etnik ve dini unsurları Rusya aleyhine kışkırtmak ve diğer yandan gerçekleşen İran İslam devriminin Şii karakterinden dolayı yayılmasını engellemek emperyalist blokun 1980’ler başına gelindiğinde önlerinde duran en temel sorun ve görev olarak durmaktaydı. Buna karşı geliştirilen tedbir, (Rusya’nın Ortadoğu’da ilerlemesini engellemek, İslam ülkelerinde devrimci demokratik hareketlerin gelişmesini barajlamak, İran devriminin etkisini kırmak) Sünni İslam’a dayalı yeni bir oluşum yaratmak oldu. Laik ulusalcı iktidarlar yanında yedekte siyasal İslamcı güçleri geliştirmek Ortadoğu politikalarının temelini oluşturdu.
Dışarıda bunlar olurken, Türkiye’de 1970-80 yılları arasında devrimci demokratik hareketlerin giderek güç kazanması ve oligarşik sistemi zorlar bir konum gelmesi, diğer yandan PKK öncülüğünde gelişen Kürt Özgürlük Hareketi’nin Kürdistan’da giderek etkinlik kazanması, bu iki gücün faşist sivil (MHP) ve Türk devletinin klasik güvenlik güçleriyle bastırılıp tasfiye edilemeyeceği görülünce, ABD öncülüğünde ve NATO Gladiosu kapsamında planlanan askeri darbenin pratikleşmesi gerçekleştirildi. 12 Eylül darbesi ardından ABD elçiliğinin “bizim çocuklar iyi iş başardı” sözü bu darbenin kimler tarafından gerçekleştirdiğini en iyi açıklayan durum olmaktadır. 12 Eylül faşist askeri darbesinin zemini olarak iç ve dış koşulları bu çerçevede belirtilebilir.
24 Ocak 1980 kararları...
Bir diğer önemli husus, 12 Eylül darbesinin temel amaçlarının ne olduğu ve bu amaçlarını gerçekleştirip gerçekleştirmediği hususudur. 12 Eylül darbesinin temel amaçlarına baktığımızda, her şeyden önce, devrimci demokratik güçlerin ve sisteme muhalif olan kesimlerin tasfiye edilmesi, bu güçlerin yerine küresel finans kapital sisteme bağlanmış, ihracatı esas alan bir ekonomik düzen ile Beyaz Türk ulusçuluğu yerine Türk-İslam milliyetçiliğine dayalı yeni bir siyasal, sosyal ve kültürel sistemin yaratılması olmaktadır. Zaten 24 Ocak 1980’de alınan ekonomik kararlarla Türkiye küresel finans kapital sisteme bağlanma ve ihracata yönelmeyi esas alırken, özel sermayenin önünü açan ve bürokratik burjuvazinin yanında giderek İslamcı sermaye çevrelerini de oluşturma izlenen bir politika oldu. Turgut Özal döneminde çeşitli tarikatların ANAP içinde yer alması ve devlet içine taşınması, Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketinin önünün açılması ve hükümete taşırılması, en nihayetinde AKP hareketinin ortaya çıkarılması bu politikaların sonucu olmaktadır.
İkinci olarak, 12 Eylül faşist askeri darbesinin en temel amaçlarından olan Türkiye içinde gelişen devrimci demokratik muhalefeti bastırma ve tasfiye etme hususu Türkiye sol hareketi ele alındığında büyük oranda başarıya ulaştı. Darbeyle birlikte Türk sol hareketleri çok büyük kayıp verdiler. Darbe sonrası çok değerli kadrolardan onlarcası idam edildi, binlerce kadrosu tutuklanarak cezaevine konuldu, dışarıda kalanlar ise öncüsüz olmanın getirdiği boşluktan dolayı örgütsüz kalıp dağılmayı yaşadı. Fakat esas olarak en nitelikli kadroların Avrupa’ya çekilerek burada sisteme kanalize edilmesi hususu oldu. Türkiye devrimci hareketine vurulan en büyük darbe bu kadroların Avrupa’ya çekilip burada pasifize edilmesi durumudur. Bunda örgüt içine sızdırılan gladiocu güçlerin büyük payı var. Türkiye devrimci demokratik hareketi 12 Eylül darbesi öncesindeki o görkemli haline çok uzun bir süre kavuşamadı; ancak son zamanlarda yeniden dirilip kendini toparlamış ve Kürdistan Özgürlük Hareketiyle birlikte omuz omuza mücadele eder hale gelmiş bulunmaktadır.
Arabesk kültür yaygınlaştırıldı
Üçüncüsü, darbenin Türkiye toplumunda yarattığı ahlaki ve politik çöküntü ve travma hali. Neoliberal politikaları benimseyen, ekonomisi dışa açılan, finans kapital sisteme entegre olan, kır-kent dengesi kentleşme lehine bozulan Türkiye’de giderek toplumsal dokuda bir çözülme ve dağılma, toplumun kültürel değerlerinde aşınma, giderek kapitalist modernitenin yaşam kalıplarına alıştırılan bir gençlik ve dolayısıyla toplum gerçekliği yaşanan durum oldu. Toplumsal sorunlardan kaçan, apolitiklik, bireycilik, köşeyi dönmecilik, dolandırıcılık, fuhuş, uyuşturucu, arabesk kültürün yaygınlaştırılması, vb., yani toplumcu düşünce ve yaşam biçimine ters ne kadar özellik varsa 1980 darbesi sonrası sistemli bir biçimde Türkiye toplumunda geliştirildi ve bu gerçeklik temelinde birkaç kuşak yetiştirildi. Bu konuda da darbenin büyük oranda başarılı olduğunu söylemek mümkün.
Dördüncü husus, Sovyetlerin Ortadoğu’ya yayılmasının önünü almak, İran İslam devriminin gelişmesini barajlamak için ABD’nin Türk ulus devletinde beyaz Türk faşizminin laik ulusalcılığı yerine, Türk İslam milliyetçiliği temelinde yeni bir güç oluşturma ve bu temelde ileride yeni bir hegemonik güç olarak hazırlama çabası. Bilindiği gibi, Osmanlı imparatorluğunun 1800’lerde içine girdiği gerileme ve dağılma durumunda Almanya, panislamist politika temelinde Osmanlı’nın İslam coğrafyasındaki hakimiyetini koruma çabasına girdi. Buna karşılık İngiltere Arap coğrafyasında vahabilik hareketini geliştirerek hem Osmanlı’nın egemenlik alanını daralttı, hem de Almanya’nın politikalarını boşa çıkarıcı bir hamle yaptı. Vahabi hareketinin 1920’lerde Suudi Arabistan emirliği olarak şekillenmesi ve 1927’de İngiltere ile Suud Kralı arasında imzalanan Cidde anlaşmasıyla bağımsız bir devlet olması bu politika sonucudur.
Yeşil Türk faşizmi olgunlaştırıldı
1980 darbesi döneminde de Türk-İslam ideolojisi benimsenirken ve bu temelde gelişmeler sağlanırken, 1990 sonrasında burada da Alman ve İngiliz yanlıları arasında kıyasıya bir mücadele yaşandı. Necmettin Erbakan öncülüğündeki Milli Görüş Hareketi, söylemde antiemperyalizmi dillendiren ve Almanya yanlısı diyebileceğimiz bir çizgide 1990’larda büyük bir gelişme sağladı. Fakat tıpkı vahabiliğin ortaya çıkartılması gibi, İngiltere Milli Görüş Hareketine de müdahale ederek, bu hareket içinden, yani kendi önderleri dedikleri Erbakan’a ihanet eden başta Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan olmak üzere, İngiliz yanlısı birçok kadroyu devşirme temelinde AKP hareketini geliştirdi.
AKP, 1980’den beri ABD tarafından beslenen, MHP kontra gücü yerine ikame edilen yeşil faşist ve kontracı güç olan Fethullah Gülen hareketiyle ittifak temelinde 2000 sonrası Türk devletinde yeni hegemonik güç ve devlet partisinin adıdır. Peki ne oldu da CHP’nin temsil ettiği beyaz Türk faşizmi yerine AKP’de temsilini bulan yeşil Türk-faşizmi devletin esas tercihi oldu?
Bu hususu anlamak için, PKK hareketine ve onun öncülük ettiği Kürt Özgürlük Hareketinin doğuş, gelişim ve bugün geldiği konuma bakmak gerekiyor. 12 Eylül darbesinin amaçlayıp da yapamadığı, belki de darbenin başaramadığı tek hedef PKK ve onun öncülüğünde gelişen Kürdistan Özgürlük Hareketinin tasfiye edilmesi hedefidir. 34 yıldır Kürdistan’da PKK öncülüğünde geliştirilen devrimci demokratik mücadele 12 Eylül faşist askeri darbesine karşı başta Kürt halkı olmak üzere Anadolu ve Mezopotamya halklarının, emekçilerin, çeşitli inanç topluluklarının bu faşizme karşı direniş mücadelesi olmaktadır. PKK hareketi Türkiye devrimci demokratik mücadelesinin bir parçası ve 1980 sonrası sürdürücüsü olarak Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin dürüst ve başarılı bir ardılı olduğunu ispatlamış, dolayısıyla askeri darbenin tüm direniş odaklarını tasfiye etme amacını boşa çıkarmış bulunmaktadır.
PKK’ye karşı NATO devrede
Kürt inkarı ve imhası temelinde kuruluşuna onay verilen Türk ulus-devletinin, 1980’lere gelindiğinde PKK öncülüğünde Kürtlerin yeniden bilinç kazanma ve örgütlenme temelinde mücadeleye cesaret etmesi gerçekliği karşısında paniklemesi ve acilen bir askeri darbeye yönelmesi, kendi varlık koşullarının PKK tarafından tehdit edilmesinden dolayıdır. Eğer Kürt uyanır, bilinçlenir, örgütlenir ve mücadeleye başlarsa kazanacaklarını bildikleri için PKK’yi daha doğuş aşamasında tasfiye etmeyi temel amaç edindiler. Darbe sonrası binlerce kadro ve sempatizanı tutuklanıp cezaevine alınan, geri kalanlarının yurtdışına çıkmasıyla kısmi bir duraklama yaşayan PKK hareketi, başta Diyarbakır zindan direnişi olmak üzere, cezaevi direnişleriyle ideolojik alanda faşist askeri darbeyi yenilgiye uğratıp, hemen ardından 15 Ağustos 1984’te başlattığı gerilla mücadelesiyle öyle kolay tasfiye edilemeyeceğini gösterdi.
1985 yılından sonra PKK’ye karşı mücadelede NATO devreye girip, bizzat PKK’ye karşı mücadeleyi üstlendi. Almanya merkezli NATO Gladiosu bu görevi yürüten temel güç ve merkez konumundaydı. NATO Gladiosu desteğinde beyaz ve siyah faşist güç odakları PKK’ye karşı 2000 yılına kadar çok kirli bir mücadeleyi yürütmelerine rağmen bir türlü başarılı olamayıp, en sonunda 2002 yılında iktidarı AKP’ye kaptırarak bu başarısızlıklarının faturasını çok ağır ödemek zorunda kaldılar. Böylece Türk devletinin kuruluşundan 2002 yılına kadar iktidarda olan beyaz Türk faşist eliti, yerini yeşil Türk faşist elitine bırakmak zorunda kaldı. Elbette bu iktidar kayması Türk devletinin kendi içinde yaptığı bir değişiklik olmaktadır. Devlet aynı devlet, sadece iktidarda yer alacak güçlerin rengi değişmiş bulunuyor. CHP beyaz, MHP siyah, AKP ise yeşil Türk faşizmi olarak bu devletin temel iktidar güçleri ve partileri olarak varlıklarını sürdürmektedirler. İhtiyaç temelinde devlet her üçünü de kullanmaktadır.
İşte 2002 yılında AKP öncülüğünde gerçekleşen bu iktidar değişimi, öz olarak 12 Eylül faşist askeri darbesinin amaçlarını farklı strateji ve taktiklerle gerçekleştirmeye yönelik bir değişiklik olmaktadır. 2001 ikizkule saldırısı sonrası Afganistan’a ve Irak’a gerçekleştirilen müdahalelerin Türkiye ayağında AKP gibi İslamcı bir gücün bulunması ABD’nin BOP planının bir parçası olmaktadır. 2000’ler sonrası ABD’nin Ortadoğu’da siyasal İslamcı güçlerden oluşan ulus devlet yapılanmaları oluşturması amacı Türkiye’de AKP gibi bir oluşumun ortaya çıkarılmasının temel nedenlerinden biri oldu. Bir diğer temel neden ise, Kürdistan Özgürlük Hareketini bastırma ve tasfiye etmede yetersiz kalan beyaz ve siyah faşist güçlere ek olarak, İslam rengine boyanmış ve Kürtlerin kültürel İslam’a olan derin bağlılıklarını kullanma temelinde Kürtleri Türk ulus devletine bağlama ve asimile yoluyla kültürel soykırımdan geçirmeyi gerçekleştirme olmaktadır.
Generallere göstermelik yargılama
Bugün 12 Eylül anayasası olduğu gibi durmakta, farklı etnik yapılar, inançlar, kültürler reddedilmekte ve faşizmin tekçi zihniyeti Türk-İslam ideolojisi temelinde Türkiye toplumunda kendisini hakim kılmaya çalışırken, AKP iktidarının göstermelik darbe karşıtlığı ve 12 Eylül darbeci generallerini mahkeme etme durumu tamamen bir aldatmaca ve Türkiye toplumuyla dalga geçmektir. Görüldüğü gibi AKP denilen oluşumun temellerini 12 Eylül faşist askeri darbesinin generalleri attı. Dolayısıyla AKP’nin 12 Eylül darbesini gerçekleştiren generalleri yargılaması ve 12 Eylül anayasasının faşist karakterini değiştirmesini beklemek safdillik olacaktır. Belki kimi göstermelik maddeler değişebilir, ancak demokratik bir anayasanın AKP tarafından oluşturulacağı ve Türkiye’de demokratikleşmenin sağlanacağını ummak, ham hayallere kapılma ve mücadelesiz hak elde etmeyi istemek olacaktır.
Günümüzde AKP ve Gülen cemaati kendi varlık koşulu olan 12 Eylül darbeci zihniyetini farklı yöntemlerle sürdürme çabasındadırlar. Buna karşı başta Kürt Özgürlük Hareketi ve Türkiye’nin devrimci demokrat güçleri olmak üzere tüm demokrat, aydın, liberal kesimler ciddi bir muhalefet odağı olarak durmaktadırlar. AKP ve Gülen Cemaatinin yeşil faşizmin temel unsurları olduğu verilen mücadeleyle açığa çıktıkça, bu faşist güçler daha bir saldırganlaşmakta, azgınlaşmakta ve tüm muhalif güçleri bastırıp tasfiye etme yönünde akla hayale gelmeyecek yöntemler kullanmaktadırlar. Hrant Dink cinayeti, Roboskî katliamı halklara yönelik verilen bir mesajdır. Yine Alevilere yönelik asimilasyon politikalarını kendisini devlet içinde konumlandırmış, aslını inkar etmiş ve haramzade olmuş kimi kişiliklerle sürdürmektedir. Türkiye sol hareketine yönelik baskı ve çeşitli yöntemlerle birleşmelerini engelleme yönlü müdahaleleri ise her zaman olduğu gibi şimdi de devam etmektedir.
Fakat artık Kürt ve Türkiyeli demokrasi güçleri birlikte hareket etme yeteneğini gösterdiklerinden beri AKP oyunları giderek bozulmakta ve kendisi giderek halklar arasında teşhir olmaktadır. 2013 yılı itibariyle ODTÜ’de başlayan direnişin Gezi eylemiyle zirveye ulaşması Türkiye halkının ve gençliğinin bu faşizme dur demesinin ilk ve en büyük adımı oldu. Türkiye demokrasi güçleri “Gezi sonrası artık Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” dediler ve bu söz temelinde mücadele ediyorlar. Kürdistan Özgürlük Hareketi dimdik ayakta ve tüm bileşenleriyle hem direniyor ve hem de demokratik özerkliğini giderek kurumlaştırıyor; Türkiye devrimci demokratik güçleri giderek birlik olmaya ve daha geniş kesimleri örgütleme temelinde büyümeyi esas almakta ve giderek kitleselleşmekte; Aleviler en son Tuzluçayır’da Fethullah Gülen-İzzettin Doğan ikilisinin Cami-Cemevi-Aşevi projesine karşı gösterdikleri yiğitçe direnişle devletsiz yaşamın dergahı olan Aleviliğe sahip çıktıkları gibi, 1970’lerde ‘Küçük Moskova’ diye tanımlanan Tuzluçayır’ın gerçekliğine yakışır bir direniş göstererek, hem Türkiye devrimci hareketinin hem de PKK’nin ilk çıkış döneminde büyük bir taban buldukları bu alanın 40 yıl sonra yeniden ayağa kalkışını gerçekleştirerek büyük bir moral güç yarattılar.
Son olarak şunu söyleyebiliriz ki, ODTÜ demek devrimci gençlik hareketi demektir; Tuzluçayır demek, Türkiye sol hareketinin ve PKK’nin ilk oluşumlarında dayandıkları temel alan demektir. Ve bugün Ankara’da 40 yıl aradan sonra bu iki mevzi dimdik ayakta ve direniş halinde. Bu direnişleri selamlamak, Türkiye ve Kürdistan’ın her tarafından bu direnişleri sahiplenerek büyük serhildanlar geliştirmek, demokratik bir Türkiye’nin gerçekleşme anının çok yakınlaşması olacaktır. Bu direnişler temelinde kazanılacak olanın ise demokratik bir anayasa çerçevesinde demokratikleşen bir Türkiye, demokratik özerk bir Kürdistan ve halklar bahçesi olan Anadolu topraklarının yeniden çiçeklenmesi gerçekliği olacaktır.
EZGİ DEMİRSU