
BİR BARBARLIK EYLEMİ: SOYKIRIM - 3
19. yüzyıla kadar büyük çoğunluğu Osmanlı ve İran imparatorlukları sınırları içinde yaşayan Ermeniler, bu tarihten itibaren çeşitli nedenlerle dünyanın birçok ülkesine dağılmışlardır. Bu dağılma olayına ve dağılma sonucu çeşitli ülkelerde yaşayan Ermeni topluluklarına topluca Ermeni diasporası adı verilir. Bu bölgelerde batı lehçesi ağırlıklı konuşulmaktadır. Diasporada Ermeni nüfusunun en yoğun olduğu ülkeler Rusya, ABD ve Fransa’dır. İran ve Türkiye Ermenileri kendilerini diaspora kapsamında değerlendirmezler. Az sayıda Katolik ve Protestan olanlarla birlikte, Hıristiyanlık içinde ayrı bir ulusal mezhep oluşturmuşlardır. Bu mezhep Aziz Gregor’a atfen Gregoryen adıyla bilinir. Ortodoks kilisesine bağlananlar da mevcuttur.
Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında yaşayan birçok halk soykırımdan geçirilmiş, yaşadıkları yerlerde izleri dahi kalmamıştır. Ermeniler ve Rumların kendi özyurtlarından sökülmesi kolay olmamıştır. Ortadoğu sermayesinin oluşumunda geliştirdikleri zanaatçılıkla, el sanatlarındaki ustalıklarıyla insan emeğinin güzelleştirici yanını en anlamlı haliyle ortaya çıkarmışlardır. Bu yönleri ticareti geliştirmeleriyle birleşerek Ermenileri sermaye sahibi kılarken kentleşmenin gelişmesiyle birlikte yeni bir kültürün bölgede oluşmasını da getirmiştir.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın deyişiyle bir nevi sistematik kapitalizmin Ortadoğu’da erken doğumunu gerçekleştirmişlerdir. Kent merkezli gelişim komünal yaşamın esas alındığı kabile düzeniyle çatışmalar yaşamış, Hıristiyanlık bu gelişimde ön açıcı rol oynarken bölge gerçekliğinde farklı bir konum ortaya çıkarmıştır. Ticaret yolları, manifaktür üretimin gelişmesi konularında başat rol oynayan Ermeni burjuvazisi ticari tekellerde önemli yer tutmaya başlamıştır. Kürdistan’daki hala yıkılmamış, tarihe, zamana ve soykırımlara direnmiş olan birçok mimari yapının inşasını gerçekleştiren Ermeniler bu sayılan yönleriyle bir güç odağı olarak kendilerini gerçekleştirmişlerdi. Müslüman halklar içinde dağılmış bir şekilde konumlanmaları yaygınlık oluşturmuşsa da kritik durumlarda tehlike yaratacak bir parçalılık arzetmekteydi.
Ulus devlet anlayışı ve Ermeni Soykırımı
Batı eksenli misyoner faaliyetleri sonucunda Ermenilerin 19.yüzyıl milliyetçiliğinden etkilenmesi ve yaşamakta olduğu karma yapıya rağmen ulus eksenli bir yurt yaratma arayışına yönelmesi bir anlamda parçalanmayı oluşturan süreci başlatmıştı. Ulus devlet anlayışının bir yönü de milliyetçilikleri körükleyerek çatıştırması ve güçlünün, zayıf olanın varlığına kast ederek kendini var etmeye yönelmesidir.
19.yüzyılda gelişen akımlardan Osmanlı devleti sınırları içinde yaşayan Ermeniler de oldukça etkilenmişlerdir. Özellikle Müslüman bir ülke sınırlarında yaşamanın getirdiği baskılar karşısında bir savunma refleksi olarak gelişen devrimci-milliyetçi hareketler, aydın gençlik çevresinde ağırlık kazanmıştır. 1887 yılında, Cenevre’de Hınçak (Çan) adı verilen sosyalist örgüt kurulmuş, 1890 yılında Tiflis’te bir grup genç tarafından bilinen ismiyle Taşnaksutyun, Ermeni Devrimci Federasyonu kurulmuştur. Bu örgüt kısa bir süre içinde Hınçak örgütünü geri plana iterek milliyetçi hareketin temel örgütü şeklinde ön plana çıkmış, azınlıklara yönelik baskının durdurulması amacıyla organize edilen 1895 protesto yürüyüşü II.Abdülhamit yönetimince çok sert bastırılmıştır. 1.Ermeni Katliamı adı verilen bu kanlı bastırmada öldürülen Ermenilerin sayısı hakkında kesin bilgiler bulunmamaktadır.
1915 yılının Ermenice’deki karşılığı Medz Yeghern. Soykırımı tanımlamak için Ermeni halkının kendi dilinde söylediği tanım böyle. Tarihin bir kesitini böyle anıyor Ermeniler. Büyük felaket… Bir tek bu kavramı soykırım gerçeğiyle, jenosidle özdeşleştiriyor. Hitler’in Yahudi soykırımına yönelirken “Jön Türkler, Ermenileri tasfiye ettiler de kim ne yapabildi?” sözü Alman nazizminin örnek aldığı Jön Türk katliamının boyutlarını açıklar. Silinmek-yok olmak üzere dahi olsa Türkiye ve Kürdistan coğrafyalarındaki sayısız izlerine rağmen, bu coğrafyalarda Ermeni halkından hemen hemen hiç kimsenin kalmamış olması, çok az sayıda kalanların da Kürtleşerek ya da Türkleşerek yaşamak zorunda bırakılması, kendi başına soykırımı ispatlar. Bu gerçeğin tarihten silinemezliğine rağmen hakim Türk algısında Ermeni soykırımı anılırken, önüne bir sözde sıfatı kesinlikle eklenmekte ve bu, tanrı hükmünde bir algıya dönüştürülmekte...
Dünyada soykırım suçunu önlemek ve cezalandırmak için Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1948’de kabul ettiği Soykırım Sözleşmesine Türkiye de 1950 yılında taraf olmuş ama bu sözleşmeyi sadece Yahudilere uygulanan soykırımla sınırlı olarak algılamakta, bu yolla Yahudilerden daha fazla biricikleştirmektedir yaşanan katliamı. Ermeni soykırımına yönelik çeşitli çalışmalar yürütülmüş, bu konuda imza kampanyaları başlatılarak bir kamuoyu oluşturulmaya çalışılmıştır. Soykırımın tanınmasına yönelik çalışmalar bugün de dünyanın birçok ülkesinde devam ediyor.
Kristal Gece ve Yahudi Soykırımı
Yahudiler 1933 yılından başlayarak 1945 yılına kadar geçen süre içerisinde, ayriyeten İkinci Dünya Savaşı da dahil olmak üzere, Almanya’daki NSDAP diktatörlüğü tarafından gaz odalarında zehirlenerek, yakılarak ya da kurşunlanarak katledilmiştir. Yükselen İngiltere ve Hollanda merkezli hegemonyanın Almanya’ya rağmen gelişiminde Yahudiler mesul görülmesinden kaynaklı Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Alman İmparatorluğunda Yahudiler ikinci plana düşmeye başlamıştı. Bunda gerçek payı vardı, çünkü hegemonya mücadelesinin 16.yüzyıldan beri süren seyrinden Britanya kazançlı çıkmıştı ve en önemli rolü Yahudi sermayesi oynamıştı. Almanya’da tekelci kapitalist inşada önemli rol oynayan Yahudi kökenliler 1. Dünya Savaşı yenilgisinden sonra NSDAP’nin diktatörlükleriyle direkt karşı karşıya kaldılar. Sovyetlerde yaşayan Yahudilerin Ekim Devrimindeki rolü itibariyle Almanya’daki Yahudiler de bu kuruluşun Almanya’da yarattığı gazaptan paylarını alıyorlardı. Yine bilindiği gibi kapitalizm geliştikçe soykırımın arttığını kapitalizm karşıtlarının soykırımdan geçirilişlerinden anlayabiliriz.
Holokaust “Büyük Yangın” adı verilen bu soykırım, dünya tarihinin en büyük, en ağır, en ideolojik ve en komple soykırımı olarak tanınmıştır. 1933 yılında Hitler iktidara gelmiş ve diktatörlük uygulamaları başlamıştır. O dönemin Almanyası, ulus devlet zihniyetinin zirve yapmasıdır. Homojenleşmeyi varlık koşulu olarak algılayan ulus devletin iyi bir temsili o zamanın Almanyasında görülmüştür.
Yahudi topluluğu toplumdan dışlanmış olmasına rağmen ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuksal olarak güçsüz olmayan bir topluluktur ve bu tip topluluklar hakim ulus devlet çıkarlarına ters düştüğü andan itibaren tehlike olarak görülürler. Bu durumda ilk olarak en güçlü oldukları alanlara yönelim geliştirilerek güçsüzlük yaratılmaya çalışılır. Soykırımdan geçirilen topluluklar güçsüzleştirilmiş ve ölmeden önce öldürülmüş topluluklardır. Gerçek böyleyken Yahudi topluluğu da ‘bölücülük’, ‘ihanet’, ‘ülkeyi devirme’, ‘toplumu arkadan vurma’ ithamlarıyla suçlanırlar. Kurnazca yapılan bu suçlamalar hakim ulus bireyleri nezdinde bir aşamaya ulaştığında da fiziksel şiddet yöntemleri başlatılır. Siyasal, hukuksal, kültürel ve ekonomik hakların kısıtlanmasıyla başlayıp bu hakların gasp edilmesiyle devam eden ve giderek yaşama hakkına yönelen bir soykırım periyodu izlenmiştir.
Bu yolla Yahudi sermayesine yönelik ekonomik talan tamamlanmış ve bu sermaye Almanların eline geçmiş, dinsel ve tarihsel anlamı olan tüm maddi-manevi değerler yok edilmişti. Soykırım her yönden uygulanmıştı. Bu soykırım boyutları öyle korkunç bir düzeye gelmişti ki tüm soykırımları anlatmada bir ölçüt olarak dünya tarihine yazılmıştı.
9 Kasım 1938 gecesi bir dönüm noktasıdır
Soykırım uygulamalarında, tüm zemin hazırlama çalışmalarının tamamlanmış olduğu, kendinden olmayanı yok etmek için sabırsızlanan yığınların ruh halinden anlaşılmaktadır. 9 Kasım 1938 gecesi, bu sabırsızlığı örgütlü şiddet gücüne dönüştürerek saldırıları başlatan bir zaman kesitidir. Kristal Gece diye tarihe yazılan bu günde soykırım başlamış, birçok çalışma ve ibadet yeri yakılmış, çok sayıda insan katledilmiş ve talanlar gerçekleştirilmiştir. Soykırımın hazırlık süreçlerinde Hitler öncülüğünde atılan sloganlar bu zamanın başlamasıyla gerçek olmaya başlamıştı. Şartlanmış makineler gibi Yahudilere saldıranlar bu sloganlar eşliğinde eylemlerini uyguluyorlardı. 1942 yılı bu soykırımda bir dönüm noktası oluşturmuştur. Toplama kamplarında zorunlu çalıştırılan kitlelerin yaşadıkları, insanlık tarihindeki en işkenceli kölelik sisteminin 20.yüzyılda uygulandığının tanığıdır. Ve kampların yanı sıra Sovyetler birliğine saldıran Alman ordusu bu topraklardaki Yahudileri de katlederek soykırımı uluslararasılaştırarak kendi suçunu da arttırır.
Bu soykırım bilindiği şekliyle sadece Yahudiler üzerinde değil, eşcinseller, akıl hastaları, Romanlar, engelliler, Polonyalılar, komünistler, Yehova şahitleri, Rus savaş esirleri ve diğer Slav aydınları, kimi Katolik ve Protestan din görevlileri, sendikacılar, kimi Afrikalılar ve III.Reich karşıtı tüm siyasi görüşlüleri de hedef almıştır. Bu kesimler “yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıf ırklar” olarak görüldüğünden bu kesimler de katledilmiş, saf Alman ırkının üstün ırk olma konumunu bozan fazlalıklar olarak ele alınmış ve yok edilmiş, Afrika kökenli Almanların da aralarında olduğu binlerce vatandaş ise zorla kısırlaştırılarak soykırıma tabi tutulmuştur.
Bosna-Hersek 1992, Srebrenitsa 1995
Bosna-Hersek, soykırım öncesi sürece kadar Rumlar, Ortodoks Sırplar, Katolik Hırvatlar, Slav Müslümanlar ve Yahudiler olmak üzere birçok etnik ve dinsel topluluğu kendi içinde yaşayan bir bölgedir. Yugoslavya’nın en önemli merkezidir. Bölge insanları kendilerini tüm etnik ve dinsel farklılıklarına rağmen bu farklılıkları bir renklilik olarak gören ve kendilerini Bosnalı olarak tanımlayan insanlardır. Hırvatlar, Müslümanlar ve Serbo Croation dilini konuşan Sırplar, birbirlerinin dinsel farklılıklarına karşı da hoşgörü içinde bir yaşamı benimsemişlerdir.
1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Sırbistan, Hırvatistan ile savaşa yöneldiğinde Bosna iki ülkenin savaş sahası arasında kalmış. Bu ateş hattındaki bölge 1992 yılında Bosna-Hersek adıyla bağımsızlığını duyurduysa da yeni ve güçsüz konumuyla Sırp ordusu karşısında direnecek durumda değilmiş. 1992 yılının ortalarında Bosna’nın yarısından çoğu Sırplar tarafından ele geçirilmiş ve katliam başlatılmış. Sırp ordusu generali Ratko Mladić ve milliyetçi lider Radovan Karadžić’in talimatıyla Müslümanların yaşadıkları köylerde başlatılan soykırımlar hızla sürmüş. Katliamlar, toplu tecavüz, işkenceler ve sürgünler bu soykırım sürecinin parçalarıdır. Yine Yahudi soykırımındaki toplama kampları örnek alınarak oluşturulan kamplarda çok sayıda insan işkenceden geçirilmişlerdir.
Bosna soykırımının gerçekleşmesine ideolojik zemin oluşturan kristoslavizm, Hıristiyan dogmatizmini Slav ırkçılığıyla birleştiren dar, katı ve hoşgörüsüz bir ideolojidir. Kristoslavizmi savunanlar Bosnalı Müslümanları kendi ırkına ihanet ederek Müslümanlığı seçmiş olan hain, düşman kesimler olarak görmektedir. Sırp Ortodoks kilisesi de bu düşmanlığı ağırlıkla desteklemiş ve bunu yaparken İslamiyeti medeniyet düşmanlığı olarak göstermişler. Bu ithamlar temelde oryantalist bakış açısının bir sonucu olarak ortaya çıkmış, aynı zamanda Sırp ve Hırvat ırkçılığının zihniyet temelini oluşturmuştur.
Bosna soykırımının en belirgin yanı Müslümanların katledilmesi dolayısıyla din ayrımcılığının körüklenmiş olmasıdır. Bosna soykırımı oryantalist bakış açısı tarafından bir süre sonra örtbas edilmeye çalışılmış, ABD cumhurbaşkanı olan Clinton’ın, 1992’de “kasıtlı ve sistematik temizleme” sözlerini kullanmasıyla soykırımın kınanması gittikçe azalmıştır. 1993 yılında soykırım olayları çatışma olarak dillendirilmeye başlanmış ve giderek büyük bir vurdumduymazlıkla karşılanmaya başlanmıştır. 1992 Martında başlayan Bosna Savaşı’ndan üç yıl sonra, tam da savaş bitti denilen bir zaman diliminde bölgede Hollandalı Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin bulunmasına rağmen 1995 yılı Temmuzunda Srebrenitsa’da büyük bir insanlık ayıbı yaşanmıştır. Bosna’nın doğusunda bulunan ve nispeten daha izole bir bölgede yer alan Srebrenitsa’nın savaş öncesinde yüzde 75’i Müslüman Boşnak olmak üzere çok sayıda nüfusu bulunmaktaydı. BM’nin “Korunaklı Bölge” olarak ilan ettiği altı bölgeden (Saraybosna, Bihaç, Gorajde, Zepa, Srebrenitsa, Tuzla) biri olan Srebrenitsa’nın bu özelliğinden dolayı komşu bölgelerden de bölgeye mülteci akını yaşanmış ve katliam öncesinde 45 bine yakın bir nüfus Srebrenitsa’da toplanmıştı. Sırp ordusunun ağır silahlarla gerçekleştirdiği Srebrenitsa katliamı, BM tarafından güvenli bölge ilan edilmiş olan Srebrenitsayı BM güvenlik güçleri koruyamamış, korumamıştır. Burada, insanlık kendi içinde de bir katliamı, bir kıyımı yaşamaktadır.
Etnik temizlik tanımının ilk kez literatüre girmesi Bosna soykırımı ile olmuştur. Bir bölgenin farklı etnik kesimlerden arındırılarak homojenleştirilmesi, o bölgedeki insanların tek tipleştirilmesi, farklı etnik grupların katliam ve sürgünlere tabi tutulması şeklinde gelişen bu tanım, özünde soykırımın bir biçimidir. Lahey Adalet Divanı tarafından Bosna’daki katliamların soykırım olduğu kabul edilmiş fakat katliamdan Sırbistan’ın sorumlu tutulamayacağı karara bağlanmıştır.
Esmer coğrafyadaki yarılma: Ruanda’da Tutsi Soykırımı
Bin Tepe Ülkesi anlamına gelen Ruanda, Orta Afrika’da Büyük göller bölgesinde yer almaktadır. 1 Temmuz 1962 tarihinde kurulan Ruanda cumhuriyetinde soykırım zamanında yaşayanların yüzde 1’i ise Pigme, yüzde 9’u Tutsi, yüzde 90’ı Hutu kabilesine mensuptur. Hutu ve Tutsiler birarada yaşar ve birbirlerinden farklı görülmezler. Yüzölçümü 26.338 km² olan ülkenin nüfusu 2010 sayımı itibariyle 10.264.947’dir. Tabi kaynaklar bakımından zengin olmadığından sürekli ekonomik sorunlar yaşamaktadır. Bu yüzden de hegemonik dünyanın ilgisini pek çekmemiş, en fazla ilgiyi de 1994 yılında yaşanan soykırımla çekmiştir.
1890 yılındaki Brüksel konferansında bu fakir ülke Alman egemenliğine girmiş ve 1918 yılından itibaren BM tarafından Belçika mandasına verilmiştir. O sürece kadar birbiri arasında farklılık görmeden yaşayan Hutu ve Tutsiler arasındaki bu uyumun bozulmasını kendi hakimiyetlerinin sağlamlaştırmanın tek yolu olarak gören Belçikalılar, Tutsi olan azınlığa bazı ayrıcalıklar vererek bu politikalarını başlattılar. Ülkenin kuzeyinde yaşayan Tutsiler üst sosyal sınıf olarak yer almışlar ve Belçika mandası altında da yeni vergiler, zorunlu iş yasaları, çalışmayanlara kırbaç cezası gibi uygulamalarla Hutular üzerindeki baskıları arttırmışlardı. Bu ayrım ve keyfi uygulamalar o kadar çok arttırılmış ki, güzel görünüşlü, uzun boylu ve ince yapılı olanlar ve zenginler, örneğin on ineğe sahip olan zenginler Tutsi olarak kaydedilmiştir. Bunun ardından gelen süreç tümden Hutuların dışlanmasıyla sürmüştür...
6 Nisan 1994 tarihinde yapılan radyo anonslarıyla başlayan kıyım, BM Barış gücünün çekilmesiyle şiddetlenmiştir. Katliam öyle bir boyuta gelmişti ki, parası olan Tutsiler kurşunla öldürülmek için kurşun parası vererek taşla ya da baltayla öldürülmekten kurtulma yolunu seçmişler. Katliam öncesi Çin’den alınan satırlar kışkırtılmış kitlelere dağıtılmış, sivri uçlu sopalar dağıtılmış...
Tutsilere yönelik katliam Ruanda Yurtsever Cephesine bağlı güçlerce Hutu ağırlıklı hükümetin düşürülmesiyle sonlandıysa da, sorunlar bitmedi. Bu defa da Hutular kitleler halinde komşu ülkelere kaçmaya başladılar. İşin kötüsü önceki süreçte Tutsileri yönetime getiren Belçikalıların, bu seçimlerden sonra Tutsilere yönelik saldırılarda Hutulara yardım etmesidir. Bu saldırılar sonucunda birçok Tutsi öldürülmüş. Bir iç savaş olarak adlandırılabilecek bu çatışmalar 1 Ocak 1992’ye kadar sürdürülmüş ve Ağustos 1992 tarihindeki ateşkesle süreli olarak durdurulmuştur. Bu zaman içerisinde ateşkes koşullarını kendilerince kalıcı çözümleri planlamakla geçiren Hutuların tavrı aşırı bir uçtan ve sert olmuştur. Bu çatışmaların ardındaki sessizlik sürecinde Hutu komandoları köylere dağılıp tüm toplulukların içinden Tutsileri ayırarak katletmişler.
Katliamdan sonra halk mahkemeleri kurularak üç kişiden fazla insan öldüren kişiler yargılanmış ve cezalandırılmıştır. Bu sınırı aşan suçlar için BM gözetiminde uluslararası suç mahkemesinde yargılamalar sürmüştür. Fransa’nın Ruandalı sivil milislere atış eğitimi verdiği yönünde ifadeler vardır. 31 Mart 2005 tarihinde kurulan Demokratik Özgürlükçü Ruanda güçleri, soykırımı kınamış ve iç savaşa son verdiğini açıklamıştır. Bu mahkemelerde yazılı ya da sözlü belgelerle bazı grupların imhası için verilen emirler kanıtlanmış, delil bulunmayan katliamların ise yoğun ve sistematik karakterinin özel niyet ve kasıtlılığı ortaya koyduğu belirtilmiştir. Ülkenin bugün kendisi için seçtiği “Birlik, iş, yurtseverlik” sloganı tarihte yaşadığı sorunları açıklamaktadır.
BİTTİ
DILZAR DÎLOK