ZABEL MİRKAN
“Aslında Yılmaz Erdoğan da Netflix’ten rahatsız!” Tıklamadığım haberin başlığı böyleydi. Merak bu ya, içeriği okumak için tıkladığımda Yılmaz Erdoğan’ın filminin Netflix’e satılmasıyla ilgili bir sorunu olduğuna dair bir beyan göremedim, bunu beklediğim için değil; ama haber başlığını neden çarpıtır ki bir haber merkezi? Haberde yapımcı Şükrü Avşar başka bir yapımcı olan Necati Akpınar yerine konuşuyordu. Yılmaz Erdoğan da demiyordu Avşar, “Muhtemelen BKM de rahatsız bu satıştan,” diyordu. Peki bu yazının konusu “Organize İşler: Sazan Sarmalı”nın Netflix’e satılması mı? Hayır, Yılmaz Erdoğan’ın filmini, sinema salonlarında izleyeceğimiz filmleri devlet denetimine tabi tutan “sansür” yasasına verdiği destekten hemen sonra vizyona sokması, sokabilmesi konumuz.
Sansür yasasına verdiği destek ve Erdoğan’la görüşmesinden sonra yeniden Yılmaz Erdoğan’la ilgili “veda” yazıları gündeme geldi. Herkes çocukluğunun, ilk gençliğinin kahramanlarından birine sırayla veda ediyordu ya bu yazılarda, hah işte bu yazı öyle bir yazı değil. Müsterih olun. Yılmaz Erdoğan söz konusu olduğunda artık romantik bir bakış açısıyla olayı ele almanın, dün neydi bugün ne oldu demenin bir lüzumu kalmadı. Çünkü yaptığı süreç içerisinde tamamen politik bir yere evrildi ve faşizmin bütün kurumlarıyla saldırdığı bir dönemde, Mükremin Çıtır da tarafını seçti.
Ama Mükremin Abi’yle veya başka bir karakterle de anmayacağım ben Yılmaz Erdoğan’ı. Berkin Elvan’ın ölümünden sonra çıktığı futbol maçındaki beyaz formasıyla, sevgili cumhurbaşkanına verdiği paslarla anacağım.
Türk Dil Kurumu’na inat Türkçe?
“Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla...
Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu,
pütürlü duvarlara ve Türk Dil Kurumu’na inat bir Türkçeyle... Ağbilerimizden öğrendik, Ş harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi…” Bayağı ironik, değil mi? AKP’nin yedek lastiği olan vasat ve yeteneksiz ünlülere nazaran mahallenin hisli ve çalışkan çocuğu olarak konumlanıyordu Yılmaz Erdoğan. Yukarıdaki dizeler “Yaşayabilme İhtimali” şiirine ait örneğin. Bizim özgürce yaşayabilme ihtimallerimizin çoğu günbegün elimizden alınırken, en temel hak taleplerimiz tutuklamalarla karşılanırken yıllar öncesinden böyle seslenmiş Yılmaz Erdoğan devlete. Türk Dil Kurumu’na inat Türkçesiyle. Şiire devam edelim mi? “Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum, yanağım otobüs camının garantisinde.
Otobüs oluyordum... Bir ülkeden ‘bir iç ülke’ye...
Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum.”
İç ülke?
“Bir ülkeden bir iç ülkeye” derken ne demek istiyordu şair, hepimiz biliyoruz çok şükür. Şimdi ne demek istiyor peki? Şimdi bırakın Kürdistan demeyi, Kürdistan’ı “iç ülke” olarak ima etmeyi; Kürt diyemiyor Yılmaz Erdoğan. En akıllıcası da şu galiba: İnsanlara vefa yükü yükleyip politik olarak kendince en doğru hamleleri yaptı Yılmaz Erdoğan. Futbol maçına çıktı; ama müşterisini memnun etmeyi de elden bırakmadı. Recep İvedik izleyen kitleyle aynı değildi çünkü ona göre kitlesi. Muhalifti çoğu, yazdığı kitapları okuyordu vesaire. Mesela son oyunu “Münaşaka”da politik bir espri yapmaya çalışırken “Neyse şimdi tutuklanmayalım”la bağlayıp eski seyircisinin gönlünü aldı muhakkak. Ya da bir sonraki esprisinden hemen sonra yapıştırdı kıssadan hisseyi “Yani ifade özgürlüğü olsa yapardım bu espriyi tabii.” (Gülücükler)
Hayatımızda hiç olmadı
Yılmaz Erdoğan’la ilgili hâlâ acı çeken köşe yazarlarının yazılarını okumaktan son derece sıkıldığım için bu yazıyı romantize etmekten imtinayla kaçındım. Ama vurmadım, öldürmedim de onu. Çünkü şaşkınlık sürecimi atlattım Yılmaz Erdoğan’la ilgili. Yani yıllar önce atlattım zaten sanırım. Arkadaşınızın hoşunuza gitmeyen veya sizi üzen bir davranışına şaşırırsınız çünkü, anne-babanızın ya da sevgilinizin, eşinizin, çalışma arkadaşınızın. Ne bileyim, politik olarak bir yerde konumlanan birine kırılmazsınız, son derece apolitik bir tutum olur bu. Küsmezsiniz ona, öfkelenirsiniz. Küfür edersiniz belki içinizden, ölse de kurtulsak dersiniz. Ben bunları da hissetmiyorum Yılmaz Erdoğan’a karşı. Hayatımızda hiç olmamış gibi davranıyorum, çünkü hayatımızda hiç olmamış gibi hissediyorum artık.
Velhasıl, Yılmaz Erdoğan’ın politik olarak konumlandığı yer bilinçli tercihi, bunu kavramamız ve her yeni devlet temasında ah edip vah etmememiz gerekiyor artık. Çünkü rüzgâr şu an oradan esiyor “kayıp kentin yakışıklısı” için. Yarın sopa kimin eline geçerse o tarafa yaklaşır. Çocukluk anılarım filan da demeyeceğim, çünkü zaten faşist devletiyle olan ilk temasında tozla kaplamıştı çocukluk anılarımı. Hissiz başladığım bu yazıyı hissiz bitireceğim yani. Yıllar önce kapattığımız deftere son notu ekleyelim ve sağdan devam eden “tamamen duygusal” abimize konforlu otobüs yolculukları dileyelim artık...