Evet, devlet katlediyor. Çoluk, çocuk, genç, yaşlı, kadın erkek demeden en vahşi yöntemlerle katlediyor. Cizre’de, Sur’da, Amed’de Kürdün soluk alıp verdiği, hayatını sürdürdüğü, kendisi olarak yaşamak istediği hemen her yerde önüne ölümü, işkenceyi, tecavüzü, cezaevini koyuyorlar.
Evet, bizleri paramparça ediyorlar. Analarımızın, gençlerimizin bedenleri sokaklarda çürütülüyor. Gözlerimizin içine soka soka yaşatıyorlar hepsini bize.
Evet, dilini, kültürünü, toprağını, evini, ocağını ne varsa Kürde dair talan ediyorlar.
Evet, katledilen gerillaları, milisleri panzerlerin arkasına bağlayıp sürüklüyor, herkes görsün diye caddelerde dolaştırıyorlar.
Evet, öldürdükleri kadın gerillaların çırılçıplak fotoğraflarını çekip, zulmün, ırkçılığın, şovenizmin, faşizmin en pespaye dili ve alçaklığıyla, servis edip sergiliyorlar.
Evet, Kürdü çırılçıplak soyup, duvarların önüne diziyor, elleri havada çektikleri görüntüleri, "teslimiyet" propagandası haline getirip, "bizim önümüzde diz çökeceksiniz" diyerek izlettiriyorlar.
Devlet, iktidar ve onun zulüm politikalarını sahada uygulayanlar, kendilerini yansıtıyorlar.
Devlet kendini böyle tarif ediyor.
Adalet, eşitlik, özgürlük için direnilmiyor sadece. Devletin kendini tarif ettiği tüm bu zulüm ve yöntemlerine karşı, yeni bir dünya, yeni bir devlet, yeni bir insan, yeni bir toplum hayali ve inancı için de direniliyor.
Adalet, özgürlük ve eşitlik, daha kavganın en başında tanımlamıştır kendini.
Benzeşmemektir bu.
Ezenin diline karşı ezilenin, ezenin adaletine karşı ezilenin, ezenin insansızlığına karşı ezilenin insanlığı…
Bu kadar net ve durudur kavganın kendini tarif etmesi.
Devlet, iktidar ve bir bütün olarak savaş bloğu, kazanmak için her türlü ahlaksızlığı, her türlü vahşeti bir araç olarak kullanıyor ama asıl amaç, savaştıklarını kendi ile benzeştirmektir. Kendisine benzeştirdiği anda artık o kavga bitmiş demektir.
Sen de işkence yap ister. Sen de adaletsiz ol, sen de vahşet uygula, sen de sivilleri katlet, sen de kadını aşağıla, sen de esir aldıklarını çırılçıplak duvar dibine diz, ayağını öldürdüğün askerin kafasına basarak, kulağını, burnunu keserek poz ver, sen de vahşileş ister.
Buna zorlar, buna yönlendirir, bunu hâkim kılmak için, tüm ideolojik ve propaganda aletlerini seferber eder. O duvar yazılarını, çekilen ve servis edilen fotoğrafları, insanın kanını donduran ve kahreden tüm vahşet görüntülerini yaymalarının bir sebebi de, oluşacak nefretin, bedellerle yaratılan tüm değerlerin önüne geçmesini sağlamaktır. Kendisine benzeştirdiği, kendi halkının ve değerlerinin düşmanı olur, içten içe çürütür ve egemen olanın ilkelliklerini, gönüllü olarak kendi içine taşımış olur çünkü. Egemenler, arkasına sığındıkları tüm mazeretleri meşrulaştırmak ve genel kabul içine sokmak için, her türlü kirli yöntemlere başvururlar. Türkiye’nin, Kürdistan’da yaptığı tüm katliamları için, "söz konusu vatan ise gerisi teferruattır" dizili sloganları ile toplumun gözünde "teferruat" haline getirdiği cinayetler, sivil katliamlar, provokasyonlar, yargısız infazlar, kayıplar, köy yakmalar, işkenceler, hala bu suç konsensüsü ile kendini onaylattırıyor.
Bu nedenle, hiçbir mazeret, hiçbir ulvi neden, hiçbir bahane, sivillerin katledilmesini meşru hale getiremez, getirmemelidir. Neden ve nasıl yapılmış, neden ve nasıl olmuş olursa olsun, tek bir sivilin dahi hayatını kaybetmesi riski taşıyorsa bir şey, üzerinde yüz kere, bin kere düşünülmesi gerekir. İnsan hayatının hiçe sayıldığı bir sistemin karşısına, insan hayatının önemsiz hale getiren bir eylem; "düşmanlaşmış" demektir.
Bir insan, bir halktır ve asla ikisi birbirinden ayrılamaz.