Amed'de avukatlık yapan bir arkadaşım anlatıyor: Hali vakti yerinde, muhafazakar, oyunu AKP'ye veren bir kişinin eşi baronun ücretsiz hukuk hizmeti kanalıyla kendisine boşanmak için başvuruyor. 'Aile içi şiddet', 'şiddetli geçimsizlik' mağduru kadın eşinin kendisine şantaj yaptığını ve tehdit ettiğini belirtiyor. Boşanması halinde, önce, yatak odasında çektiği mahrem fotoğraflarını sosyal medyada paylaşarak 'bakın bu kadın böyle birisi, bu yüzden geçinemiyoruz' diye şantaj yapıyor. Kadın kararlı, eşinin tehdit ve şantajına boyun eğmiyor. Bunun üzerine, kadına 'Seni FETÖ'cü olarak ihbar ederim, hapislerde çürürsün' diyerek tehdit ediyor. 

Sosyal yaşama dair bu örnek, bugün Türkiye'de yaşanan psikozu anlatıyor. Hukuk, siyaset, bürokrasi içiçe geçmiş ve bir zümre tarafından totaliter emeller için kullanılıyor. Bir grubun, bir ideolojinin, topluma dayattığı bu kendi üstün akılcılığı (hyper-ratinalisation), başta hukuk sistemi olmak üzere, Theodor W. Adorno'nun deyimiyle toplumu saçma ve 'mantık dışı' bir duruma sürüklüyor. Türkiye'de herkes, her an Kafka'nın roman kahramanı ve mağduru, Josef K. olabilir. Bu akıl dışı süreç, uzun sürebilecek, totaliter bir sistemin ön aşamasıdır.

Türkiye'de, korku, kaygı, panik ve belirsizlik hakim. Meydanların yüzde 80'i iktidarın gönüllü sesi. Sansüre gerek kalmadan, korkuyla karışık milli bir şuurla oto sansür uyguluyorlar. Yazılan ve konuşulanlara ne kadar inanacağını bilemiyor sokaktaki insanlar. Büyük bir dezenformasyon yaşanıyor. Ak ve kara, suçlu ve suçsuz içiçe geçmiş durumda. HDP ve CHP'nin bir kesimi ile bazı sivil toplum örgütlerinin, sendikaların 'ne darbe de diktatörlük' tavrı korku sistemi tarafından bilgi kirliliği ve şantaj politikalarıyla itibarsızlaştırılıyor. 

Tayyip Erdoğan ve AKP, cunta girişiminden kısa ve uzun vadeli yararlar sağlamak için sistemli ve stratejik bir çaba içerisindeler. Fırsat bu fırsat mantığıyla, bir yandan ordu içerisinde kendilerine pürüz çıkarmış ve çıkaracak askerler bir bir cezalandırılırken diğer yandan da, kendi on dört yıllık iktidar pratiklerini aklamaya çalışıyorlar. 

Türkiye'nin son 30 yıllık bütün günahları Fethullah Gülen cemaati 'FETÖ' örgütüne yükleniyor. 'Balyoz', 'Ergenekon', 'KCK' davalarının sorumluları, bu yapılanma olarak gösteriliyor. Roboskî katliamı, Ceylanpınar'da iki polisin öldürülmesi, Rus uçağının Suriye'de düşürülmesi, hatta Esad rejimine savaş açılmasının sorumlusu olarak da 'FETÖ' gösteriliyor! AKP Hükümeti, özellikle son dört yılda, Kurdistan'da izlediği korkunç kirli savaşın sorumluluğunu da Cemaat üzerine yıkarak bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Bir yandan devletin katliamcı, inkarcı, asimilasyoncu politikaları aklanırken diğer yandan da bu siyasetin son 14 yıllık yürütücüsü AKP Hükümeti mahsumlaştırılmaya, mağdurlaştırılmaya ve topluma yeniden umut, birleştirici unsur olarak sunuluyor.

İlk hükümet döneminde 'destek verin çözerim' diyen AKP ve Erdoğan, bir süre sonra 'Ergenekon' ve 'Balyoz' davalarının arkasına sığınarak o zamanki ortağı Fethullah Gülen'le beraber  çözümsüzlüğün sebebi olarak orduyu, 'derin devleti' gösterdiler. AKP-Cemaat (ya da Erdoğan- Gülen) koalisyonunun medyaları, kalemşörleri çok gecikmeden 'derin PKK' komplo teorilerini ortaya atarak 'KCK operasyonu' adı altında on binden fazla Kürt aydın ve siyasetçiyi tutuklattılar. 

Yaşananlar, bir toplumsal bellek kaybı ve yitirilmişlik içerisinde, gücü elinde bulunduranların adalet sistemini çökerterek, bir ülkede rahatça yaşamı nasıl ortadan kaldırdığının bariz örnekleri. Hukuk felsefesine 'Kafka Davası'** olarak geçen durum da budur. 1990'lı yıllardan beri gerçekleştirilen komploların, katliamların, siyasi operasyonların üzerindeki sır perdesi halen kalkmadığı gibi, yolları ayrılan AKP ve Cemaat, iki sekter güç, paylaşamadıkları iktidardan dolayı son dört yıldır çatışma içerisindeler. Bu kavga, kin ve hırs memuniyetsiz veya kullanılan bir kesimin 'askeri darbe girişimine' kadar gidebiliyor.

AKP ve Cemaat çatışmasının ideolojik değil, siyasidir. İdeolojik olarak her ikisi de aynı kaynaktan beslenen bu iki grup arasındaki çatışmada, siyasi, üslup, etik ve hukuk yok. Cemaat mahsumu oynarken, iktidar fırsatı yakalamış bırakmak istemiyor. Bir yandan kin ve intikamla saldırırken diğer yandan da 14 yıllık başarısızlıklarının, hırsızlıklarının, katliamlarının sorumluluğunu da 'FETÖ'ye yükleyerek aklanmak istiyor. 

Sonuç itibariyle, darbe girişimi, son on dört yılın ve özellikle de AKP- Cemaat kavgasının yaşandığı son dört yıllık ağır katliamların, yıkımların hesabı 'FETÖ'ye ve 'üyesi subayların, generallerin' üzerine yığılsa da, asıl sorumlu iktidarın kendisidir. Suriye savaşı, Rusya ile çatışma, Kürt ketlerinin yerle bir edilmesinden iktidarda olan AKP Hükümeti ve lideri Tayyip Erdoğan sorumludurlar. Kirli savaşın asıl yürütücüleri AKP kurmaylarıdır. Tayyip Erdoğan ve kurmaylarının giderek yalnızlaştığı, itibarsızlaştığı ve uluslararası mahkemelerde yargılanmalarının dünya kamuoyu nezdinde meşrutiyet kazandığı bir süreçte darbe girişiminin olmasını bir aklanma hareketi olarak okumak gerekir. Bütün suçların, devletin 'kurucu ve koruyucu unsuru' ordudan ziyade, FETÖ denilen, 'PDY (Paravan devlet yapılanması)' gibi cemaatin üzerine atılması ise sistemli ve stratejik bir aklanma stratejisidir. Yaşanan durum, Türkiye toplumunun tüm kurumlarıyla birlikte, tek tek bireylerin akıldışı mevcut sistem tarafından nasıl esir alındığının, umutsuzluğa, yönlendirildiğinin göstergesidir. Bu bir bir toplumsal akıl tutulmasıdır, intihar gidişatına benziyor.


* Sosyolog ve gazeteci

** Franz Kafka, Dava romanı