Bu günlerde, Karacadağ’ın eteklerinde masalımsı bir söylence kulaktan kulağa fısıldanıyor. Fısıltı taa kulağımıza kadar geldi. Diyorlar ki:

“Karacadağ’ın eteklerinde “Talanya” diye bir bölge varmış. Bölgenin “Dörtköşe” adlı bir kasabası, bir de “Büyükatbaşı” adlı büyükçe bir köyü varmış. Toprakları büyük ve verimliymiş. Köyün toprakları üzerindeki kavga “Med Cezir” olayı gibi bir yükselip bir alçalıyormuş. Fi tarihinin çok sonralarında Güneş okyanusun tam da üzerine gelmiş. Su kabardıkça kabarmaya başlamış. Tehlike çanının sesi kasabanın ortasından da duyulur hale gelmiş. Dörtköşe kasabasının Sultanı, sorumlu olarak Büyükatbaşı köylülerini işaret etmiş ve düşünüp taşınmaya başlamış, “Ne yapabilirim, neler yapmalıyız“ diyerek. Köyü ve köylüleri tümden yok etmeyi mümkün görememiş. Taşıma su ile değirmen döndürülemediğini bildiği için tüm köylüleri sürüp yerine yenilerini getirmenin de kar etmeyeceğini anlamış. Çözümü Büyükatbaşı köyündeki orta yaşlıları kendisi için örgütlemede görmüş. Ama bunu tek başına başaramayacağını da biliyormuş. Çünkü ecdatları da daha önce çok denemiş ama başaramamıştı. 

Talanya bölgesinin güneyine düşen Küçükatbaşı köyünün begi onun dostuydu. Ondan yardım alabilirdi. Bezirganlıkta ortaktılar. Onu kırmazdı. Çünkü onun da bundan menfati vardı. Ve elinde kalan son çareyi yola revan etmiş. Köyün gençlerine gücü yetmediğinden yandaşlaştırmak istediklerinin önünü açmak için önce köyün orta yaşlılarının bir kısmını derdest etmiş.”

Fısıltının buraya kadar olan kısmı herkese ayan beyandır. Esas bundan sonrası ilginç.

“Derdestlerden sonra, Büyükatbaşlı Mülayim amca ile Hint teyze Küçükatbaşı beginin konağına gizlice demir atmışlar.  Mülayim amca zekiymiş. Karda yürüyüp izini belli etmeyenlerdenmiş. Bir yanda, Büyükatbaşı köylülerinden ayrı düştüğünü söyleme cesareti olmadığı ve yalnızlaşmamak için derdestten kurtulma amacıyla gözden ırak olmaya çalıştığını söylüyormuş diğer yandan Dörtköşe kasabasının Sultanı’nın yola revan ettiği çarenin sofrasına oturmuş. Sofra kurulurda konuşulmaz mı? Mülayim amcaya sormuşlar, “Peki bunu nasıl yapabiliriz?” İşin başını çekmeye de cesareti olmadığı için daha önce etraflıca düşünüp yazdığı ve cebinde sakladığı reçeteyi çıkarıp okumaya başlamış, ‘Bu işi Büyükatbaşlı Hasip ağasız yapamayız. O bizim önümüze geçmeli. Hacılar, hocalar, muhtar, Dereli, Nemrutlu, Kömürcü, Balıkçı ve daha niceleri bizim gibi düşünüyor. Onların tümü Dörtköşe kasabasının ‘Erenler’ sofrasına kaşık sallamışlar, dahası hala kaşıkları orada duruyor.’ Bu konuşma üzerine; Küçükatbaşının begi hemen Dörtköşe Sultanına doğru kuş uçurmuş. Kuşun ayağına bağladığı notta şu yazıyormuş, “Siz Hasip ağayı ikna edin gerisi tamam.” Dörtköşe Kasabasının Sultanı, hemen dostu ‘Yetmişlik Sporcu’yu Hasip ağanın ayağına yollamış. Herkes Yetmişliğin geçmiş olsun demek için geldiğini sanıyormuş. Ama o, Hasip ağaya meramını fısıldamış, ‘Gel bu dediklerime he de hem önünüzü açarız hem de sizi derdestlerden koruruz.’ Hasip ağa kırk yıllık geçmişinin bir kalemde silinmesini içine sindirememiş. İsteği ret etmiş. He dememek onun da derdest edilmesine yol açmış.  Küçükatbaşını mesken tutanlar bu derdest nedeniyle çok üzülmüşler. Allah günah yazmasın ama belki de yarım kalan çare nedeniyle üzülmüşler. Beg hemen sağ kolu olan yeğenini Sultana elçi olarak yollamış. Rivayete göre elçi ile Sultan arasında şöyle bir diyalog gerçekleşmiş.

Elçi, ‘Hasip ağayı derdest etmemeliydiniz. Amcam onun bırakılmasını istiyor. Dostumuzdur ve çarenin önemli bir ayağıdır.’

Sultan, ‘Ayağına adam gönderdim. Anlamadı. Ağalık gururunun peşinden koşuyor. Aklı başına gelinceye kadar orada kalsın. Siz Mülayim’i veya Hint teyzeyi hazırlayın. Oturdukları mahallede onlar gibi hareket edecek epey insan var zaten.’ demiş.” 

Fısıltının soluğu burada kesildi. Bazılarına masal gibi gelebilir. Neyse, sağlıcakla kalın.