Anne yaşlısın. Biraz dinlensen dedim. Bana biraz baka kaldı otur oğlum. Elini cebine attı bir mendil çıkardı. Alnındaki tere hafiften dokundu. Beni süzdü. Sonra etrafına bakındı. Nereden başlasam dedi. Acı, sürgün, öfke ya da sevincin kursağımda kaldığı yerden mi diyerek cevap bekledi. İstediğin yerden başlayabilirsin diye mırıldandım. Dinlemeye hazırdım. Kalemime sıkı sıkıya sarıldım. Her söylediğini yazacam ve paylaşacam diye. Tane tane döküldü dudağından yaşanmışların acısı.
Güneşin dağla eşit yükseklikte olduğu bir diyardan geliyorum. Kuş sesiyle uyanır. Havanın kararmasıyla yatardık. Saatimiz güneşin yer değiştirmesiyle anlam kazanmıştı. Kimseler kaçta uyanalım diye saat kurmazdı. Sabahın tanıyla birlikte kuş seslenişiyle güne başlardık. Günün uzaması veya kısalması bu döngüyü değiştirmiyordu. Kuşlar her dönemin tanına ayak uyduruyorlardı. Dört ay kış geri kalan aylarda ilkbahar, yaz ve sonbahar karışımıyla yaşıyorduk. Bilirsin önce kız çocuğu olarak susturuluruz. Sonra gelin olarak ve en sonda kadın olarak. Hiç konuşma hakkımız yokmuş gibi. Her dönemde konuşmamamız için bize yaftalanmış susturma cümleler vardı. Bunlar ahaliye öyle sirayet etmişki bizden olan çocuklarımız dahi, sus sen kadınsın diye bize sınır çizerdi. Susmamız gerekiyormuş gibi. Kendimize ait fikirlerimiz yokmuş gibi, vardı ama yoktu gibi.
Bir sonbahar akşamıydı. Kısa günün yorgunluğu bedene sirayet etmişti. Beden artık yatma zamanıdır diye beni yatağa çekiyordu. Dinlen yoksa seni sabah taşımayacam diye söyleniyordu. Bende kendimi o ana teslim etmiştim. Yataklar hazırlanmıştı. Herkes günün yorgunluğunu gecenin kararlığına devredecekti. Karanlık üzerimize çöken günden kalan tüm yanlışları, yalanları, yorgunlukları, öfkeleri ve sevinçlerimizi bir sünger gibi çeker ve sabah tanıyla birlikte kendisiyle alıp götürürdü. Her gecenin ardından yeniden bir doğum gerçekleşir evrende dedi. Tüm canlılar için bu böyledir. Hani demişler ya ‘aynı nehirde iki kez yıkanılamaz’ diye. Ertesi güne uyandığında da aynı kişi değilsin gibi.
Nasıl uyudum ya da kaç saat geçti bilmiyorum ama çık dışarı diye bir uğultuyla kendimi avluda buldum. Demiştim ya bir sonbahar gecesiydi. Hafiften yağmur yağmıştı. Sabaha ne hayaller kurmuştum oysa. Birde beden alışmıştı doğal kuş sesiyle uyanmaya. Bedende anlamamıştı neden uyandığımı ve bana isyan ediyordu. Maskelerin ardına gizlenmiş kan kusan sözler kulağımızda çınlanıyordu. Tüm köylüler okulun bahçesine getirilmişti. Yaşlı, erkek, çocuk, sakat ve kadın denmeden herkesi uyandırıp getirmişlerdi bu kar maskeliler. Biz kadınlar kendi bedenimizden olanlar tarafından susturulmuştuk. Bu konuda kendisinden övgüyle bahsedenler niye bu kadar suspus olmuşlardı onu anlamıyorduk. Kar maskeliler soğuk namlularını bize doğrultmuş ve nerede onlar diye bağırıp hakaret ediyorlardı. Onlar dedikleri Amara sevdalılarıydı. Anda gizliydiler. Gelişleri ve gidişleri ansızdı. Her an her yerdeydiler. Ama asıl zoruma giden ve tuhaf bulduğum bize susmayı farz eden bu köydeki Erkeklerin ezilip büzülmüş olmasıydı. Hani kendilerine toz kondurmayan bu baba yiğitler neredeyse arkamıza saklanacak duruma gelmişlerdi.
Kar maskeliler bizim evlerden hiç birşey almamıza izin vermediler. Kar maskeliler her tarafa rengi sarıya çalan bir toz döküp bütün köyü ateşe verdiler. Bize düşen ise yorgun bedenimizle yollara düşmek oldu. Artık susma dönemi sona ermişti. Evde kükreyenlerin dışarıda yerlerde sürünmüş halleri büyük bir girdabı parçalamıştı. Amaralılar her köye gelişlerinde ‘Şêr şêre çi jine ha çi mêre’ demişlerdi ama bizim mêrler bunu pek anlama gereğini duymamışlardı. Şimdi şêr dönemini yaşıyoruz. Amara’nın baş eğmez yürüyüşçüleri bize direnmeyi ve direnerek yaşamayı öğretti. Eğer burdan başlayıp gelsen o zaman güneşe niye bu kadar sevdalandığımızı anlarsın dedi ve uzun uzadıya bana baktı. Mendiliyle ağzını sildi ve Leyla Qasim’dan Yonca Akıncı’ya kadar gelen serüvende ah etmeden yola devam ettik ve edeceğiz diyerek yürüyüşüne devam eti…