Tarihteki pekçok siyasi cinayet davasında çok ilginç komplolar ve öldürme teknikleri geliyor aklıma. Son Med kralı Astiyages ile Harpagos arasındaki oğlunu kesip etini akşam yemeğinde yedirme meselesi bunlardan biri. Astiyages Harpagos’u bir ‘barış’ yemeğine davet eder ve ona oğlunun etlerini yedirir. Denilir ki Kürtlerin kaderi o sofrada belirlenmiş oldu. Siyasi kırılma denilen hadisenin bugünün kaderine uzanan „esnekliğinden“ ötürü işin dehşeti gözden kaçıyor. Ama dehşet, siyasal da olsa her zaman dehşettir işte.

Ya da Sezar ile Brutus’un meşhur diyaloğu ve Brutus’un Sezar’ı öldürmesi. Aslında Sezar’ın kendisi de çok ilginç bir siyasi figür, geçirdiği Hipoglisemi ya da Sara nöbetlerinden, kendisine 15 Mart’ta öleceği söylenen, ihtiras, iktidar ve komplolarla dolu bir siyasetçi. Ölümünün bu kadar edebileştirilmesinin nedeni neydi? Ya da Nemrut’un veya diğer tanrı-kralların ölümlerinin bu kadar efsaneleştirilmesinin anlamı neydi? Çok açık, öleceklerine ve her faninin üstündeyken birdenbire aynı toprağa gömülecek hale gelmenin verdiği şaşkınlık ve sevinç. Ölümlerinin efsaneleştirilmesi bizzat ‘ölümsüzlüğün’ geçersizliği değil miydi?

Çok örnek var böyle. Galiba esas tılsım, yalnızlaştıkça zalimleşen iktidarın hayat ve toplum karşısına yerleşmesi. En ilginçlerinden biri de Ermeni ulusunu yok eden katillerden Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Talat’ın 24 Nisan katliamından önceki gece Ermeni vekil Zoğrap ile gece geç saatlere kadar eğlenmesinin ardından onu yanağından öpmesi. Ardından Osmanlı Mebusan Meclisi Ermeni Milletvekili Zoğrap 250 Ermeni aydın ve ileri gelen insanla birlikte ölüm yolculuğuna gönderilir. Daha sonra bu öpücük Ermeni soykırımının başlangıç işareti olarak değerlendirilecektir.

Peki bunlar neden geliyor aklımıza?

Bugün itibariyle ölümsüz olduğunu zanneden ‘yarım diktatör’ de tüm dalavereleri hesaplayarak kıl payı da olsa skorunu ilan etti ve halk oylamasını şimdilik kazandı. Ama bu kez elinde olmadan bir şey yaptı. Korku ve dehşet içinde kazandığını ilan edeceği konuşmayı yapmak için kameralar karşısına çıkarken bu görüntüyü verdi. Buradaki anlık görüntü ya da enstantane, Erdoğan’ın ik çağrısı olan idam kararıyla düşünülünce daha da ilginç bir hal alıyor. 

Erdoğan konuşmasında idam istediğini daha rahat haykırdı ve herkesi yakında ölümü oylayacağı yeni bir referanduma çağırdı. Çünkü derdi seçimlerde faşist oyları biriktirmek değil, doğrudan ölümün kendisini arzulamak. Seçim sonrası popülist ya da omurga ağrısı çeken bir siyasi lider de olsa hiç kimse idam çağrısında bulunacak kadar apolitik bir tavır ortaya koymaz. Ama bir siyasetçinin idamı bir „çözüm“ olarak ısrarla gündeme getirmesi siyasetin geçersizliğinin ilanı değil mi? 

Bu, öfkeli kalabalığın şüphelendiğini hemen olay yerinde darağacına çektiği o western filmlerini akla getiriyor. Başrollerini Antony Quinn ve Henry Fonda’nın oynadığı 1943’de çekilen Ox-Bow Olayı filmindeki ve pekçok filmde olduğu gibi idam, toplumsal vicdanı onulmaz bir bıçak yarasıyla keser. Filmde sığırları çalınan ve öldürüldüğüne tüm kasaba halkı tarafından ‘kanaat getirilen’ adamın sonunda öldürülmediği ve kasaba mahkemesinin ‘yargıladığı’ kişilerin ise tamamen masum olduğu anlaşılır. Ama yargılananlar birkaç itiraz dışında çoktan ‘oy birliğiyle’ idam edilmiştir.

Filmdekine benzer ‘kasaba halkının’ yaşadığı müthiş mahcubiyet Erdoğan’ın umurunda değil; o ne kadar olsa o kadar tatmin olacağı ocaklar söndürme peşinde. Çünkü  artık siyaseten olmasına da gerek duymadan yalnızca ölümü arzuluyor.

Peki bu bakışlardaki tuhaf boşluk ve endişe de bir ölüm düzeninin başlangıcı mı? İdam ve bu bakışlardaki dehşet, hiç de hayra alamet bir döneme doğru gitmediğimizi söylüyor...

Ne yapıp edip bu haysiyet yoksunu, korkak ve iki yüzlü kanlı zalimi durdurmalıyız.