Tayyip ile başlayan “kandırıldık” edebiyatı artık ayağa düştü. Sonuncu örnek “Akil” adamlardan Murat Belge idi. Belge, tarihe bir belge gibi ekledi o sürece ilişkin değerlendirmesini: “Adı ‘Akil Adamlar’ ama ‘Akil Adamlık’ falan yok burada. Ben Güneydoğu Bölgesi’ndeydim. Bizler en lüzumsuz adamlardık. Çünkü biz gidip Kürtlere ‘Barış iyidir’ diye anlatacağız. Zaten Kürtler bunun iyi olduğunu biliyorlar.”
Yok, aradan geçen bunca sürede, dökülen bunca kan ortadayken bu kadar basit olmamalıydı özeleştiriler. “Tarihsel bir anlamınız ve halk güçleri içinde bir karşılığınız yok; size biçilen rollerin kurbanı olacaksınız” diye uyarırken tam da bunu kastetmiştim onca kez. Bir yandan “devletin var olmayan barış söylemine aksesuar olmayın” derken, öte yandan “sol memenin altındaki cevahir kararmamıştır belki” umuduyla “belki aynı devleti deşifre ederek demokrat bir görev üstlenebilirler” diye beklemedim de değil hani.
Yanıldım. Yukarıya aktardığım üç cümlelik özeleştirisinde bile Kuzey Kürdistan’a hala sömürgeci devlet ağzıyla “Güneydoğu Bölgesi” diyebilen anlayışların doğru şeyler üretemeyeceğini “belki” kayıtlarıyla anlık ummak bile bu özeleştirinin içerisine girmek için yeterli bir nedendir?
***
Antep’i sormayın “kim yaptı?” diye.
“Aralık’ta Temmuz’da damda gezer; eyy eyyy diye miyavlar. Gece dost diyerek yatağına girdiği sevgiliye sabah düşman olarak kalkar. Bugün kardeşim dediğinin yarın yuvasını yıkar, Bilin bakalım kimdir?”
Öfkenize kapılıp “bu da bilmece mi sanki? Bunca davranış bozukluğu ve ahlak dışı eylem sayılınca elbette herkes Tayyip olduğunu bilir” diyorsanız haklısınız. Evet, 12 yaşındaki Antep intihar eylemcisinin kimliği hemen tesbit edildi: IŞİD.
IŞİD’e karşı o topraklarda bir tek operasyon yapılmadı. IŞİD’in babası Tayyip, kankası Hakan Fidan’ın “üç roket sallarız” yöntemini sahnelemek üzereydi. Suriye ve IŞİD roketleriyle kevgire dönen sınır kentlerinde hiçbir önlem almayan devlet, elinin kanı kurumadan, Antep katliamı sonrasında Kargamış’a düşen bir roketi bahane ederek halkın Kargamış’ı terk etmesini istedi. Sonra, tam da YPG güçleri tarafından kurtarılma operasyonu başlatılırken Cerablus’a yöneldi. Oysa günlerdir bekliyorduk zaten sömürgeci Türkiye’yi, Suriye’ye girdi girecek diyerek.
Sonuçta barışı reddeden, kendi halklarına karşı açık savaş ilan etmiş bir devlete karşı ezilen halkların ve barış özgürlük ve demokrasi güçlerinin özsavunması, bütün halkların doğal hakkıdır. Rüzgâr ekenin fırtınadan rahatsız olduğunu söylemeye kimsenin hakkı yoktur sanırım. Öncesi ve sonrasıyla Ankara, Suruç, Cizre, Sur, Şırnak, Silopi, Gever, Nusaybin ve diğer kentlerle birlikte yavrusu için ağlayan anaların yanında olmayan hiçbir insan, gözyaşlarını Kürtle, Ermeniyle, Asuri-Keldaniyle, Süryani, Alevi ya da Êzîdîyle paylaştığı yalanını atmasın ortaya. Bu büyük söz artık umutları besleyememektedir, çünkü yalandır. Çünkü biliyorum ki devlete karşı suskun kalan Türk halkının bu sessizliğinde, halklar Cizre evlerinin bodrumlarında çoktan bölündü artık.
***
PYD’nin Suriye/Arap topraklarını gasp etme, ilhak etme gibi bir niyetinin olmadığı açıktır. Ama Anadolu-Mezopotamya coğrafyasında kendi ülkelerini özgürleştirme ve birleştirme gibi bir ideallerinin olması da elbette doğaldır. Onların sorunu Cerablus’u işgal ve ilhak etmek değil, özgür, barışçı ve demokratik bir Suriye’nin oluşturulması ve halkların kendi kimlikleriyle eşit ve özgür koşullarda birlikte yaşayabileceği bu toprakların geleceğinin güvenliğini gerçekleştirmektir.
Ve biliyoruz ki sömürgeci Türk devleti ülke sınırları dışındaki Kürtlere karşı da, ülke içinde yüzyıllardır sürdürdüğü Yavuz kinini sürdürmektedir. Bu kin Türk devletinin geleceğini boğmuştur. Ülke politikası, belirlenmiş korkunun bir üst aşaması olan belirsiz korku (kaygı durumu) psikolojisine bütünüyle çekilmiştir. Ve uzun yıllardır süren bir paranoya içinde olan bu ülkenin bölünüşü ve toplumsal her değerde çöküşünden söz etmek artık boş laf değildir. Türkü ve Türkiye’yi bitiren tekçi Türkçülük, çağdan kopmuş bir İslamcılık ile bütünleştiğinde olabilecek yıkımların en güzel örneği belki de 21. Yüzyılın tek örneği olarak Türkiye ile örneklenecektir.