İnsan olmanın üst perdesi “erdem”dir. Ahlaki ve ruhi olgunluğun vardığı en değerli noktadır. Kendinden başlarsın hesaplaşmaya, en çok kendinde hata ararsın. Biri sana saldırdığında bile, onu bu noktaya taşıyan tahrik eden unsurları nasıl yarattığına dair kendini sorgularsın. Hassasiyetlerine dokunmamışsan, değer yargılarını zedelemediysen, kimliğini incitmemiş, inancını hırpalamamışsan, emeğini sömürmemiş, dilini kesmemişsen kimse durduk yerde saldırmaz. Erdeme erişmiş insan bunu yapmaz. Kendisine doğal hakları üzerinden kimseyi saldırtacak açığı bırakmaz. 

Erdemin zıt anlamlısı “değersiz”dir. Hiç bir değer duygusu içinde olmadan kimseye güvenmeyen, paylaşmayan, sevmeyen, kuşku ve korku içinde olan kişidir. Herkesi suçlu kendini her yerde her şeyin üstünde tutmak için her tür gayrı insani davranışları reva görendir. 

Erdemli insan öncelikle kendisi ile muhakeme yapıp kendini yargılayandır, alışkanlıklarını deviren, aslında bir “hiç” olduğunu bilendir. Zamanın sonsuzluğunda toz zerresi kadar hükmünün olmayacağının farkındalığıdır da. İlk savaşın Nil nehrinin kıyısında başladığını tahmini olarak söylüyor bilim. Dünyanın yazılı tarihi süresince sadece ikiyüz otuz yıl insanların savaşmadığını biliyoruz. Muhtemelen kabile aşiret benzeri çatışmalar olmuştur. Maalesef henüz bu değerler bütünü “insan” olma sürecini tamamlayıp, erdemlilik evresine geçememiştir. Bütünüyle, öldürme yok etme aynılaştırma hırsına ve egosuna sahiptir.

Buradan çıkarak anlatmak istediğim; Türkiye’nin içine yuvarlandığı foseptik çukurunun bu ırkçı dinci erkekçi zihniyetin olduğudur. Her tür insani değerden uzak erdemlilikle alakası olmayan, aşırılaştırılmış bir “(Tür)k” kimlik saplantısıdır. 

Çokça Hitler’e benzetilen Erdoğan’ın apoletlerine haksızlık edilmiş bir eksik verilmiştir. Faşizmin kralı kesinlike “Benito Mussolini”dir bu rütbeyi Erdoğan’dan Receb’i esirgemediğimiz gibi bağışlayalım. Geçmiş yıllarda kapitalizmden çokça bahsederken, faşizmin, Hitler ve Mussolini ile sanki öldüğü sanrısı yoğundu. Olsa olsa budur faşizm dediğimiz zamanlara bile “beş beter” çeken zamanlardayız. Demokrasi dedikleri zillete kendileri tahammül etmeyen bu değersiz varlıklar, dayattıkları “güdük” yasalarına rağmen; halkın seçtiği milletvekillerini ve parti başkanlarını cezaevine atacak kadar şaşkındır. Bütün hayatını barış için feda eden erdemli insan Ahmet Türk’ün yaşına başına hürmet etmeden zindana attılar.

Bize bu yapılan ilk değil, Seyit Rıza, Şeyh Said, Apê Musa gibi kamillerimizi asıp kestiler. Kürdistan’ı distopyaya çevirdiler. 
En çok merak ettiğim ise hiç mi erdemli bir Türk yok, şunu neden sormuyorlar Erdoğan’a; bizim adımıza kalkıp, inancımızı irademizi neden kendi tekeline alıp sömürgeci ırkçı bir kimlik yapıyorsun? 

Elbette tarih tekerrürden ibarettir. Marx’ın deyimi ile “büyük olaylar tarihte hemen hemen iki defa yaşanır, biri trajedya diğeri komedya olarak.” Çok yakın zamanda komedya yaşanacaktır, maalesef geride çokça ölmüş yaralanmış insan, yıkılmış bina, yakılmış orman ve köyler, binlerce ölü yaralı hayvan kalacaktır. 

Erdemli olmayı denemenin cesareti gelişmelidir. Her tür canlının yaşama hakkının elimizde değil kendi elinde olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz. Kürtlerin kendi özgürlüklerinin mücadelesi ile beraber tüm dünyanın maddi manevi olumsuz gidişine, kadının güçlü örgütlülüğü ile çocukların güleceği gelecek inşa oluyor.