
Anayasa tartışmalarını irdelerken, anayasal mücadelenin tarihine bakmakta yarar vardır. İlk “anayasa” olarak kabul edilen Magna Carta, dönemin kralının haklarını ilk kez sınırlandırarak, 1215 yılından günümüze taşınmıştır.
Magna Carta’nın İngiliz anayasa geleneğinin başlangıcı olduğu sıkça söylenir, yazılır. Bu metin İngiltere kralı I. John’un 1215’te imzaladığı bir fermandır. Aslında bugün “anayasa” dendiğinde zihnimizde canlanan metinlerle hiçbir ilgisi yoktur. İngiltere kralı ile baronların karşılıklı yükümlülüklerini ve haklarını saptayan bir metindir Magna Carta. Ancak kralın haklarını tanımlaması ve sınırlandırması nedeniyle, modern kamu hukukunun önce metinlerinden kabul edilir. Magna Carta 1295’ten sonra birkaç kez değiştirilmiştir. 1297 versiyonu ise İngiltere’de hala yürürlüktedir.
Eski kelime yeni anlam kazandı
“Anayasa” sözcüğüne bugün yüklediğimiz anlam açısından bakacak olursak; Aydınlanma çağıyla (1700’li yıllar) ortaya çıkan temel bir kanun olduğunu teslim etmemiz gerekir. Ama kelime, İngilizce ve Fransızcadaki haliyle (constitution) çok daha eskidir ve “bünye”, “yapı” gibi anlamlarının yanı sıra, siyasal bağlamda “düzen” veya “nizam” anlamında kullanılmıştır.
Bir ülkeyi yöneten kanunların tümüne birden “constitution” deniyordu. Nitekim bu sözcüğün ilk defa Osmanlıca çevrilmeye çalışıldığı 19. yüzyıl ortalarında karşılık olarak önerilen terimler arasında, klasik Osmanlı siyasal düşüncesinin önemli bir kavramını içeren; “nizam-ı serbesti” terimi de görülür.
Bütün erkekler eşit vatandaş oldu!
18. yüzyıl sonunda Amerikan ve Fransız devrimleri (1787 ABD ve 1791 Fransız Anayasaları) sonucu ortaya çıkan bu anayasaların en belirleyici özelliği; kamusal hakları bütün (erkek) bireylere yayarak vatandaş eşitliğini getirmiş olmalarıdır. Dolasıyla bu anayasaların ilk modern ulusların ya da ulus-devletlerin kurucuları da olduğu söylenebilir.
Kıta Avrupa’sında, Fransa’dan Danimarka’ya, Habsburg imparatorluğundan Alman ve İtalyan devletlerine kadar hemen her ülkeyi etkileyen 1848 devrimlerinin bir anlamda anayasa devrimleri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama 1848 devrimleri, birçok ülke de başarısız olurken, başarılı oldukları ülkelerde de farklı sonuçlar doğmuştur. Örneğin Danimarka’da anayasalı monarşiye geçilirken, Fransa’da cumhuriyete geçilmiştir.
Önce eyaletlere özerklik verildi
Osmanlı devletinde anayasacılık hareketleri, merkezi yönetimden önce Balkanlardaki eyaletlerin özerkleşme ve bağımsızlaşma sürecinde ortaya çıktı. Romanya’nın (Eflak ve Boğdan) 1832 ve 1864 tarihli, Sırbistan’ın 1838 ve 1869 tarihli anayasal belgeleri ve anayasaları Osmanlı devleti tarafından onaylandı. Ayrıca 1856 Islahat Fermanı’nın gereği olarak Osmanlı cemaatlerinin kendi iç yönetimlerini düzenlemek için hazırladıkları “nizamnameler” de, ilgili cemaatler bakımından anayasal nitelikte belgelerdir.
Osmanlı merkezi yönetimi bakımından 19. yüzyılda ortaya çıkan Sened-i İttifak (1808), Gülhane Hatt-ı Hümayunu (1839) ve Islahat Fermanı gibi belgeler, kısmen de olsa iktidarı sınırlayan ve özgürlükleri güvence altına alan özellikleriyle anayasal belge niteliğinde görülmüştür. İçeriği yönünden ilk gerçek anayasa ise 1876 tarihli Kanun-ı Esasi’dir. Devletin kurtuluşunu batılı siyasal kurumların benimsenmesinde bulan bir kesimin gayretleriyle ortaya çıkan Kanun-ı Esasi, toplumsal gelişmenin ancak anayasalı ve parlamentolu bir rejimle mümkün olabileceği fikriyle savunulmuştur.
1870’ler ve ilk anayasaya doğru
Mithat Paşa, Kanun-ı Esasi’nin mimarı olarak bilinmekle birlikte, bu metnin ortaya çıkışını tek kişinin çabası olarak görmek doğru değildir. Osmanlılarda özgürlük ve meşrutiyet düşünceleriyle yetişen Tanzimat dönemi kuşağı içinde, yönetici seçkinler ve aydınlardan oluşan bir muhalefet hareketi ortaya çıkmıştı. Bu hareket Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve sonrasında Abdülhamid ile pazarlık yapılması gibi baskıcı yöntemleri de kullanarak Meşrutiyet’in ilanında etkili oldu. Meşrutiyet hazırlıklarının Mithat Paşa’ya mal edilmesini istemeyen ve onun hazırladığı metni beğenmeyen padişah, anayasa taslağını hazırlamak üzere Cemiyet-i Mahsusa adlı bir komisyon kurdu. 28 üyeli bu komisyonun 16’sı sivil bürokrat, 2’si asker ve 10’u ulemadandır. Ayrıca bu komisyon üyelerinin üçü Hıristiyan’dı!
Yetki savaşını padişah kazandı
Cemiyet-i Mahsusa isimli komisyon, Mithat Paşa’nın hazırlamış olduğu Kanun-ı Cedid isimli anayasa taslağını, padişahın isteği üzerine Sait Paşa’nın çevirdiği 1814, 1830 ve 1875 tarihli Fransız anayasalarını, ayrıca Belçika, Polonya ve Prusya anayasalarını dikkate alarak bir tasarı hazırladı. Daha çok Belçika Anayasası’nın izlerini taşıyan bu tasarı, Mithat Paşa’nın başkanlığındaki Heyet-i Vükela’dan geçerek 23 Aralık 1876’da padişah tarafından kabul ve ilan edildi.
Metnin hazırlanması aşamasında temel tartışma konusu, padişahın ve parlamentonun yetkilerinin ne olacağıydı. Mithat Paşa, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi isimlerden oluşan liberal kanat, parlamentonun yetkilerini, Mütercim Rüştü Paşa, tarihçi Cevdet Paşa gibi isimlerden oluşan tutucu kanat ise padişahın yetkilerini arttırma mücadelesi vermiştir. Mücadelede tutucu kanadın kazançlı çıktığı açıktır; Anayasa, padişahı sorumsuz ve mukaddes ilan ederken, parlamentoya hükümeti denetleme yetkisi vermemiş, yasama yetkisini ise ancak padişahın ön izni ve onayına tabi olmak kaydıyla vermiştir. Bu durum, ilk Osmanlı parlamentosunun batı örneklerinde olduğu gibi hükümdarın iradesini sınırlayan bir organ olarak değil, Osmanlı-İslam geleneği çerçevesinde bir meşveret organı biçiminde tasarlandığını gösteriyor.
1909 anayasa değişiklikleri ile parlamentonun yetkileri arttırılacak ve rejim gerçek bir meşruti monarşi niteliği kazanacaktır.
1909 II. Meşrutiyet’in Anayasası
1876 Kanun-ı Esasi’si, 1909 ve 1918 arasında altı kez değişikliğe uğramıştır. Bunların en önemlisi, fiili olarak Şubat 1909’dan itibaren uygulanan ama ancak Ağustos ayında resmileşen ilk değişikliğidir. Hatta bir madde kaldırılmış, yirmi bir madde değiştirilmiş ve üç madde eklenmiş olduğundan, neredeyse bir “1909 Anayasası”ndan bile söz edilebilir. Bu değişiklikleri, Osmanlı devletinde ilk kez ciddi bir biçimde parlamentarizme geçiş olarak değerlendirebiliriz.
Değişiklikler, hükümetleri Meclis-i Mebusan karşısında sorumlu hale getiriyor, kanun yapma ve bütçeyi denetleme işlevleri mebusların tekeline geçiyordu. Padişaha anayasaya riayet etme zorunluluğu getiriliyor, veto hakkı kaldırılıyor ve meclisi dağıtabilmesi imkansızlaştırılıyordu. Devlet başkanının devre dışı bırakılması, ortaya konvansiyonel bir Meclis çıkarmıştır.
1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu
1921’deki Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun anayasa olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Geniş bir yorumla, yeni kurulan bir devletin (Türkiye Devleti) anayasası olarak görülebileceği gibi olağanüstü koşullarda, olağanüstü bir meclis olarak kurulan Büyük Millet Meclisi’ne özgü, geçici bir kanun olarak da görülebilir. Nitekim, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun hiçbir maddesi, devletin adı ne olursa olsun, anayasalı monarşiyi dışlayan bir düzene gönderme yapmaz. Ayrıca, o sıralarda geçerli olan 1876 Anayasası’nın yerine geçmez, ama onu söz konusu olağanüstü koşullara uygun olarak tamamlar. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, büyük ölçüde Mustafa Kemal’in eseridir. Ancak TBMM’de İcra Vekilleri Heyeti adına sunulmuş ve Meclis tarafından “Encümen-i Mahsus” adlı bir komisyona havale edilmiştir. Son biçimiyle 18 Kasım 1920’de görüşülmeye başlanan kanun, salt çoğunluk sistemiyle oylanarak kabul edilmiştir.
1924 ve tek’leştiren anayasa!
1924 Anayasası, İkinci Meclis tarafından yapılmıştır. Söz konusu meclis yasama meclisi olduğundan, Teşkilat-ı Esasiye komisyonunca hazırlanan maddelerin mecliste tek tek tartışılıp oylanması yoluyla yapılmıştır. Maddeler, oturuma katılanların üçte iki çoğunluğuyla kabul edilmiştir. Çalışmalara 9 Mart’ta başlanmış, anayasa 20 Nisan’da kabul edilmiştir. Teşkilat-ı Esasiye komisyonu, M. Kemal’e yakın kişilerin çoğunlukta olduğu bir kuruldu. Bu yüzden, hazırladığı maddeler cumhurbaşkanına önemli yetkeler tanıyordu. Başkomutanlık, geciktirici veto ve meclisi feshedebilme gibi yetkelerin hiçbiri mecliste üçte iki çoğunluğu sağlayamadı.
Ancak söz konusu komisyon hazırladığı “18 yaşını bitirmiş her Türk seçmendir” cümlesiyle kadınları da seçmen yapmak istemiş ama madde bu biçimiyle üçte iki çoğunluğu sağlayamamıştır. “Devletin dini İslam’dır” ibaresi, Teşkilat-ı Esasiye Kanunundan 10 Nisan 1928’de çıkarıldı. Laiklik ilkesi ise Cumhuriyet Halk Partisinin temel ilkeleri olan altı ok’un diğer maddeleri ile birlikte 5 Şubat 1937’de Anayasaya girdi.
1961’de halkoyuna başvuruldu
Türkiye’de kurucu meclis ve referandum kurumları ilk kez 1961 anayasasının yapım sürecinde kullanıldı. Referanduma sunulan metnin kabul edilmemesi durumunda genel seçimlere gidileceği ve oluşacak yeni meclisin anayasayı yapacağı esası kabul edilmişti.
1961 Anayasası, 1924 Anayasası’nda bulunmayan üç yeni ilkeyi cumhuriyetin nitelikleri arasında saydı. Bunlar “sosyal devlet”, “hukuk devleti” ve “insan haklarına dayanan devlet” ilkeleridir. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde, 1961 anayasasının yeni bir demokrasi anlayışını esas aldığı görülür. 1961 anayasasında milli iradenin temsil edildiği TBMM ve onun desteğine sahip hükümet, ülke yönetiminde tek söz sahibi değildir. Tarafsız bir cumhurbaşkanı, yasaların anayasaya uygunluk denetimini yapan bir anayasa mahkemesi, hükümetin ve idarenin işlem ve eylemlerinin yasalara uygunluğunu denetleyen Danıştay, hükümetten bağımsız meslek kuruluşları, uzman kuruluşlar, idari ve bilimsel açıdan özerk üniversite gibi çok sayıda kamu otoritesi ülke yönetiminde söz sahibi oldu! Dernekler ve sendikalar gibi her türden hükümet dışı örgütler iktidarları etkileme olanağına kavuştu. Bu yapı, çoğunlukçu demokrasi modelinden çoğulcu demokrasi modeline geçildiğini gösteriyordu.
Oysa 1982 Anayasasına ilişkin referandumda bu konu belirsiz bırakıldığından, olumsuz oy vermek bir anlamda askeri rejimin devamını istemek anlamına gelebiliyordu. 1961 Anayasasının halkoyuna sunulmasına ilişkin kanun, siyasi partilere propaganda yapma imkanı tanımıştı. Propaganda dönemi 1982’deki halk oylamasında görülen türden yasaklar ve kısıtlamalar içermiyordu ama içinde bulunulan durum nedeniyle Demokrat Parti çizgisinin temsilcileri “hayır” yönündeki propagandalarını örtülü biçimde yürütebilmişti. Yine 1982 referandumunda olduğu gibi partilerin, meslek kuruluşlarının, sendikaların, basının üniversitelerin faaliyetlerinin ileri derecede kısıtlanması söz konusu değildi. Propaganda faaliyetlerine daha çok, Adalet partisinin çekingen “hayır” tavrı ile CHP ve bazı kurumların coşkulu “evet” mitingleri damgasını vurdu.
12 Eylül devleti güvenceyi aldı
1982 Anayasası, 1961 Anayasasının getirdiği çoğulcu demokrasi modelini açıkça reddetmez ancak getirdiği düzenlemelerle pek çok alanda otoriter uygulamalara kapı aralar. Devlet yetkilerini büyük ölçüde cumhurbaşkanı ile hükümette toplar! Yasama ve yürütme organlarının faaliyetlerinin yargı tarafından denetimini güçleştirir.
Merkeziyetçi yapıyı güçlendirir. Bireyin özgürlüklerini değil, devletin özgürlükleri sınırlandırma yetkisini güvence altına alır. Kitlelerin depolitizasyonunu sağlamaya yönelik geniş siyaset yasakları getirir. Gelenekçiliği ve tutucu milliyetçiliği güçlendirir. Anayasanın hazırlandığı 12 Eylül rejimi döneminde, silahlı kuvvetlerin siyaset üzerindeki vesayetini eskiye oranla çok daha güçlendiren hukuki ve fiili düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.
1982 Anayasası yaklaşık otuz yıl boyunca çok ciddi bir değişime tabi tutulmadan yürürlükte olmaya devam ediyor. Özellikle baskıcı ve demokrasi alanlarını tıkayan, bunun yanında toplumun tüm yaşam alanlarını politik olgunluktan soyutlayan bu anayasa; 2010 yılında yine bir 12 Eylül’de referandumla kısmi değişimlere uğradı. Elbette ortaya çıkan sonuç; diğerlerinden farksız değildi. Yine Devletin ve elit kesimlerin çıkarları, toplumun önüne konuldu. Hatta askeri vesayet olarak 1982 Anayasasına rengini veren ritüel, gerçekleşen bu referandumla anayasaya siyasi vesayetin rengini aşıladı. Referandumun yapıldığı tarihlerde toplumun birçok kesiminin, özellikle liberal kesimlerin “yetmez ama evet” nidalarıyla yaklaştığı bu sürecin sonucunda tüm kesimler hüsrana uğramıştır.
Şimdi yine bir Anayasa tartışmasının içerisindeyiz. Bu yönlü tartışmaların ve beklentilerin hasebi daha şimdiden çıkmazlara girmiştir. Daha öncesinden farksız olmayan unsurları ifade etmeye çalıştık. Bunun karşısında tüm kesimlerin kendini katacağı bir Anayasa yapım süreci ve mücadelesi ancak; gerçek anlamıyla bireyin ve devletin toplumla sözleşmesi olan bir anayasa ortaya çıkabilir.
CEVAHİR ÖMÜRCAN