Kürdistan silahlı mücadele hareketinin liderlerinden Murat Karayılan, geçen hafta bundan sonra takip edilecekleri yol, yordam konusunda yaptığı bir açıklamada, “Türk devletinin çatısı altında birlikte yaşama imkanının kalmadığını"  söylüyordu.

Oysa Kürtler, başlangıçta değişik halklardan derlenip devşirilmiş ama “Türk kimliği"yle öne çıkmış yapılanma ile birlikte yaşama konusunda nasıl da umutluydu!..

Boşuna değil, umutlu olmak için pek çok geçerli sebep de vardı. Kürtler, 1800’den beri, bağımsızlık uğruna acılar çekiyordu.

Önder kadroları arasında, “Türk var mıydı? sorusu ayrı bir tartışma konusu, ancak Osmanlı kalıntılarından derlenip devşirilerek yaratılmış kalabalıklara “Türk" deniyordu. Çakma tarihin yazarlarının Türk gösterdikleri Osmanlı ise o kadar Türk’tü ki, “ben Türküm" diyene, yüz yıllardan beri vebalı gözüyle bakıyordu.

Daha sonra Kürtlere yaptıklarının aynısı ile Türklere yazı dili yasaktı. Devlet kapısı kapalıydı. Türk dediklerini hırsız, yalancı, düzenbaz diye aşağılayıp kovalanıyorlardı.

Kürtler, Birinci Dünya Savaşından sonra, bunca acı çekmiş bir kimlikle, sağlam bir ortak gelecek inşa edilebileceği inancıyla “Türklere elini uzattı. Doğrusu, Türk önderler de, vaadkar değil, “mutlu ortaklık"ta oldukça cömerttiler. Lozan’da devletin şekli, sınırları çizilirken onlar, Kürtleri mutlu edecek kanunlar yapıyor, anlaşmalar imzalıyorlardı:

“Yeni devlet, Türklerle Kürtlerin ortak yönetimi olacaktı.

Ancak, vaadler romantizminin ömrü, devletin tapusunu alana kadardı. Hemen sonra Kürtler, “kandırılmış ve dolandırılmış  olarak ortada kalakaldılar. En kötüsü, sahip oldukları hak ile özgürlükleri de kaybettiler.

Kürt, Kürt değil Türktü. Dilleri, aidiyetleri, ülkelerinin adı yasak, okulları (Medrese) ise yoktu.

Bu büyük bir kırılmaydı. Diyaloga giden yollar da kapatılmıştı.

Önlerinde açık tek yol, çıkışa açılan tek seçenek, başkaldırıydı.

Kürt önderler, bu amaçla örgütlenmeye başladılar. Ama daha yolun başında baskına uğradılar. Tutuklamalar başladı.

Hareketin fikri önderi Şeyh Said’in önüne çıktıklarında, Kürtler de henüz yolun çıkışındaydı. Lider kadroların tayini, amaca giden strateji, tesbit edilmiş yol, yöntem yoktu. Başkaldırı kadroları sıfırdı.

Ve de baskın basanındı. Kürtler, 1925 kışına hazırlıksız vuruşmaya zorlandılar. O nedenle, başarısızlık şaşırtıcı olmadı. 

Öncü kadroların tasfiyesinden sonra, 1939 senesine kadar, Kürdistan’da koyunlar bağlı kurtlar serbestti. 1925-1939 yılları, vahşetin gazabı, vampirin kanda banyosu yıllarıydı. Taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmadılar.

Bu doğası, insanı, yaban hayatı, mimarisiyle soykırımdı. Birlikte yaşama romantizmine de, ebediyen kan sıçramıştı. Kürt kini, kanayarak büyüyordu.

Kürtler, kesimhanede bıçak altı sırasını bekleyen sürüydü. Onlar ölüme giderken, diri diri yakılırken ve kurşundan tasarruf için süngüden geçirilirken, malları talan edilirken ve de ülkeleri ateş topuna dönüştürülürken “kardeş Türkler" de seda, “orada insanlık ölüyor" fısıltısı bile yoktu. Kürdün ölümünü, bebeğinin süngü ucunda havaya savrulması, kadınların tecavüzcüye yakalanmamak için uçurumlara, bahar çemlerine koşması Türk’ün zaferi olarak kutsanıyordu.

 Ayakta kalan Kürt, acısını yüreğine gömüp, belleğine hançer gibi saplanmış kinini bileyerek, yaralarını sarmaya başladı. Kürdistan’ın çocukları, yaklaşık 40 yıl sonra örgütlü güç olarak ayaklanınca, “namus günüdür" diyerek neleri ortaya koyup arkalarında durdular.

Barbar da, babasını, atasını aratmayacak kadar vahşiydi, yine…

Ama, 1925-1939 kesintisiz “kırım yıllarından faklı olarak, ortalıkta “çözüm sözleri yuvarlanıyor, öbür yanda kann sesi yayılıyor, Kürtlerin ülkesi yanıyor, milyonlar yurtsuzlaşıyor, bu arada devirler, hatta rejimler değişiyordu.

 AKP’nin Türk-İslam rejimi, tarihin tanık olduğu en kanlı ve yalancı yüzüydü. Onların dini, içinde vicdan olmayanıydı. IŞİD (DAİŞ) dini…

Yalan ve dolandırıcılık dolambacında, Kürtlerle uzlaşma adına barış görüşmelerini bile başlatıyordu. Adına da “süreç  diyorlardı.

Ancak Kürtleri kandırıp dolandırmayı başaramayınca süreç bitiyor, Tük-İslam rejimi, Ortadoğu’da insan kesen İslami Faşizm olarak beliriyor, insanları diri diri yakıyor, kimilerinin dini işaret ederek, “Kürt-Türk müştereği" dediği olgu da çürütülüyordu.

Kürtler, kardeşlik yalanı çemberinde, kölece yaşamak için ölüm yolunu seçmediler. Katilleri, zindancılarıyla birlikte yaşamak kader de değildir.

 Karayılan’ın söylediği buydu ve bu amaçla, 1925’den beri zindanlarda çürümeyi, diri diri yakılmayı göze alıyorlar.