Biz, birinci çokluk zamiri; çokluk birinci kişiyi gösteren söz:
Bazen de önemli bir kişiliği olan bir kimsenin ağzında ve resmi konuşmada, birinci tekil kişi adılı olan ben yerine kullanılır.
Biz; bazen 2 kişidir, bazen gruptur, bazen ülkedir, bazen dünyadır.
Bizim aile, bizim ülkemiz, bizim halkımız, bizim dünyamız... En küçük topluluktan en büyüğüne kadar olan küçük kümelerden en büyük kapsayıcı kümeye kadar genişleyen alan içindeki aidiyetlerdir.
Tam da bu günlerde sorgulanan 'biz'; ülkenin içine sürüklendiği kötülükten, kaostan, şiddetten, sömürüden hoşnut olmayan ve aynı zamanda mağdur olanların birbirine ünlenmesi "Biz ne yapıyoruz? Biz neredeyiz? Bizim niye sesimiz çıkmıyor?" gibi serzenişlerimizin değemediği bizler; bireysel duvarlarımıza çarparak aşamayan ve bir türlü biz olmayı beceremediğimiz bencilliklerimiz, kaybedeceklerimiz, korkularımız.
"Biz" derken, arkasında kendi bireysel bencilliğini saklayan 'ben', 'o kişi'. Aslında "biz" derken, kendi şahsi bireysel çıkarını söyleyememek 'inceliği', "Biz bunu başardık"/"Biz bunu böyle düşünüyoruz"un ardındaki 'ben'lik. Hep bağırır bu şahıs, "Biz ne yapıyoruz?" der. Bizler bir araya bir şey yapmaya geldiği zaman ise o 'biz' yoktur ortada.
Peki, 'biz'in yok oluşu ve yerine konulan 'ben' hangi merhalelerden geçerek oldu?
Sanayi devrimi öncesi insanlar üç yapı içinde seyrederdi: Çekirdek aile, sülale ve yerel topluluk. Çoğu zaman çekirdek aile olan (biz) kendi sıkıntılarını kendi içinde hallederdi.
Hastalanınca ve yaşlanınca çocuklar bakardı; evlenecek gençlere ev, ailesi tarafından kurulurdu.
Yetim kalan çocuklara aile veya sülale sahip çıkardı; iş kurmak için gene aile veya sülale desteği alınırdı. Eğer ailenin veya sülalenin başına kötü bir şey geldiyse, yerel topluluklar yetişir; yerel geleneklere göre yardımlaşma sağlanırdı.
Komşular arası imece usulde yardımlaşmalar, birbirinin evinin yapılmasından mahsulün toplanmasına kadar yapılırdı. Kadınlar gerekirse birbirinin çocukların annelik yapardı. Pazardan, bakkaldan alışverişler sonra ödenmek üzere söz ile yapılır; kapılar kilitlenmez; bahçelerde yetişen ürünlerden komşu hakları ayrılırdı. Gerçi kadınların da ailenin malı muamelesi gördüğü 'biz'in dayanışmasını savunacak değilim.
Bunların dışında saray saltanat sahibi olan, vergi alan, askere gidecekleri çağıran, seferberlik çağrısı yapan imparatorlar vardı. Fakat ailelerin ve yerelin gündelik yaşamlarına pek müdahale etmezlerdi.
Feodal toplum yapıları miadını doldurduktan sonra yerine gelen kapitalist devletin, piyasalarını büyütüp geliştirmesi ile eski geleneksel aile yapılarının önünde engel olduğunu görmüştür. Eski geleneksel aile yapıları ve topluluk şefleri, devletin zorunlu askerlik, zorunlu eğitim ve fabrikalarda çalıştırılmak için şehirlere götürdüğü gençlerin durumuna karşı çıkıyorlardı. Hal böyle olunca devlet, ailelerin ve toplulukların güçlerini azaltmak için onlara baskı uyguladı. Çatışmaları önlemek ve anlaşmazlıkları çözmek için polis ve mahkemeleri getirdi.
Gene de geleneksel aile ve topluluk yapılarının kırılması güçle çözülmüyor; alttan alta devam ediyordu. Ve Kapitalist devlet serbest piyasayı ve insanları cezbedecek bir teklifte bulundu: "Birey olun". Ailenize ve kabilenize bağımlı olmadan istediğiniz kişiyle evlenebilir, istediğiniz yerde oturabilir, istediğiniz yere seyahat edebilir, istediğiniz yerde çalışabilir, istediğinizi tüketebilirsiniz. Siz özgür bireysiniz; kimseye bağlı ve bağımlı değilsiniz. Ailenizin ve aşiretlerinizin yaptığını şimdi devlet yapacak size... Sömürü ve tüketim devleti çok satıp, çok kar etmek arzusuna da böylece kavuşmuş oldu. Çünkü 'biz' için, yani bir aile için yeterli olan bir araba yerine, birey olan özgür kişilere tek tek satacaktı. Ayrıca her türlü beyaz eşyadan, diğerlerine kadar. 6 kişilik bir ailede kaynayan tencere artık ayrı ayrı birey yaşamayı seçmiş evlerde kaynayacaktı... Kapitalizm için çok keyifliydi: Çok sat çok kar et!
Ve böyle başladı 'biz'in 'ben'e evrilmesi. 'Biz' yoktu artık; 'ben' vardı. Çok hoş geliyordu kulağa! Birey olmak özgürlüktü ama nereye kadar?
Paranın azlığı ve çokluğuyla sınırlı özgürlüğün gideceği yerin yavaş yavaş farkına varan birey, bölünmüşlüğün sancısını çekmeye başladı. Sonsuz özgürlük yoktu. Tam tersine, kendilerini bir boşluğa ve kimsesizliğin içine itilmiş duyguları yaşıyorlardı. Var olmaları ve tutunabilmelerinin koşulu olan, diğerinin haklarını elinden alarak üçkağıt ve entrika üzerine kurulan kirli bir sisteme entegre olmadan ayakta kalmanın zorluklarını gördükçe, onlar da o kirin içinde bata çıka varolmaya çalıştılar.
"BİZ kimiz?"i sorgulamadan önce, ben kimim ve niye tek başıma bu batağın içinde debeleniyorum diye sorabilen ve 'biz' olmanın olmazsa olmazının farkına varan ve 'biz' olmadan o kötülük çukurundan çıkamayacağını anlayan bireyin, yeniden 'bireysel'likten 'BİZ'selliğin dayanışma ağını örmeye heves etmesi gerekmektedir. Yoksa her birey kendi penceresinden diğerlerine bağırarak "Siz nesiniz? Koyun musunuz?" gibi suçlamaların yansıması aynen kendilerine de dönecektir. BİZ olmadan SİZ olmaz, SİZ olmadan da BİZ...