
Başkent Konstantinopolis (İstanbul), dünyaya hediye ettiği siyasal, sosyal ve kültürel icatları hala yaşayan Roma (Doğu) imparatorluğunun ayaktaki son kalesiydi.
Osmanlı, Balkanlar ve yakın Asya’nın zenginliklerine göz dikmiş hırsızları, her daim gözü aç ganimetçi ve tecavüzcüleri de bayrağı altında toplayarak, bu kadim uygarlığın son kalesini, dört bir yandan topa tuttuğunda, içerde mahsur halk, başına geleceklerin korkusundan panik haldeydi. Çaresizliğin hissiyle çıldıranlar, intihar edenler, barbarların eline geçmesin diye eşlerini, kızlarını katledenler...
Ama bu sırada huzur içinde, keşifleriyle meşgul olanlar da vardı. İmparatorla iktidarı paylaşan Kilise yönetimin ulu önderleri (Kardinaller), top sesleri ve insanların çıldırık haykırışları arasında, toplanıp Melekler dişi mi, erkek mi konusunu tartışıyorlardı.
Bugün, Kürtlerin hazin ve hüzün verici durumuna baktığımızda, onlar adına konuşma iddiasındaki bazı “paraşütçüler"in uğraşı, ister istemez insana, Bizans’ın son günlerini hatırlattıyor.
Şöyle ki: Kürdistan bugün, ele geçirilip işgal edilmiş Bizans’tan farklı olarak, devasa bir esir kampını andırıyor. Her kişinin peşinde bir gölge, kapısında bir çift göz ve kulak...
Kürtlerin ülkesi boyunca hayat, tıpkısının aynısı ile, İngiliz George Orwell’ın 1948 yılında yazdığı “1984“ adındaki romanında anlattığı, Okyanusya’nın bir prototipidir.
Orwell‘in Okyanusyası da, bir diktatörlüktür. Ülkenin başında da, Büyük Birader denilen bir parti lideri vardır. Büyük Birader her tarafa yerleştirmiş kameralar, ses alma aygıtları aracılığıyla, halkının bütün duruş, davranış ve konuşmalarını anında takip etmekle kalmıyor, insanların düşünce ve hayallerini de okuyarak, hoşlanmadığı bir durum varsa anında müdahale ediyor.
Bugün, TC’de durum budur. Her şey liderin kontrolü altındadır. Büyük Birader‘in (burada Reis) gözü ve kulağı, kameralar ve her türlü elektronik aygıtlar aracılığıyla, bütün hayatlar denetim altında tutuluyor. Mesela Yazar Ahmet Altan, dünyada bir ilk olarak, darbe hayal etme suçundan, ömür boyu hapis cezasına mahkumdur.
Öte yandan 20 bin 534 kişi, çoğu ikili telefon konuşmalarında ya da elektronik yazışmalarında, Reise hakaret etmekten sanıktır. Kürtler, işlemedikleri suçlardan yılların tutuklusu ve mahkumdur.
Orwell Okyanusya’sını andıran Kürdistan’da, kimsenin mahremi, Reisten gizlisi hiç yoktur. Çünkü, muhbir ağlarının gözü ve kulağına, ek olarak elektronik letlerin göz ile kulağı, evlerin oturma, yatak odalarında, köy meydanlarında, yolda, beldedir. Dağlarda esen, rüzgarın önünde eğilip doğrulan “ormıx" otunun görüntüleri bile anında Saray’dadır.
Bir Kürt’ün Kürtlere dair sözü terör ve o Kürt de teröristtir. Kürt milislerle (korucu) takviyeli Türk ordusu kesintisiz olarak, terörist avındadır. Herhangi kuşkulu durum veya davranış halinde, avcılar helikopterler, yerde de Hitler’in Panzerlerinin zırhlılar belirmektedir.
Kürt katliamı serbest. Biri dava açsa bile, katiller için sonuç, delil yetersizliğinden beraattir.
Ama, vandalizmin dalgalarına rağmen, Kürtlerin direnişi, bir yer yüzü istisnasıdır. Latin Amerika’nın yerlileri İnka ve Mayalar, bir direniş sürecinden sonra İspanyol ile Portekizlere biat etmek zorunda kaldılar. Galler, İskoçya ve İrlandalılar kurtuluş mücadelelerini değil, ama dillerini unuttular.
Kürtler, konuşma dillerini korumakla, bunların yanında direngendirler. Siyasi mücadeleleri kuşaktan kuşağa geçerek geliyor.
Günümüzde Ahmet Türk, ruhuyla genç ama, bir önceki kuşağı temsil ediyor. Zindan lağımlarını geçerek geliyor, o. Hala halkının hizmetkarı...
Selahaddin Demirtaş, İdris Baluken, Osman Baydemir, Gultan Kışanak, Hasip Kaplan, Bekir Kaya, Leyla Güven ve Tuncer Bakırhan ile ötekiler, halkın yüreğinde yuvalanmış umudun yılmayan ışıltılı yüzü, bir sonraki kuşak...
Ama hiç biri, “izzet ile ikbal" koşucusu değildir, bunların. Halkın sevgisi, çektikleri cefayı unutturan ilaçtır, onların için. Başkaca beklentileri yoktur.
Kürtler, bu ölüm-kalım mücadeledeyken, kimileri, Bizanslı Kardinallerin Meleklerin cinsiyetini keşfetmeye çalışmasının benzeri olarak, Soğuk Savaş yılları sloganlarının durağında horluyor. Dünyayı o durakta sanarak, işçi sınıfı naraları haykırıyorlar. Oysa, teknoloji ile beraber işçi sınıfının tanımı, "artık değer" kavramı değişti.
Ama 1960’larda “ordu millet el ele" diye bağıran adam, hala o durakta horladıkça, devrimci sanıyor ve Rusça "Bolşevik ile Menşevik kavramlarını bilen adamım" diye şişiniyor.
Ama zahmet edip, Büyük Birader rejimine karşı açlık grevinde olan Leyla Güven’in yanında, zindanlarda yatanların yanında almayı küçük işlerden sayıyor.
Demem o ki, dostkar bir hareket büyüdü mü, yürüyüş kolunda kim var diye bakamazsınız. Herkes dahil olur. Ama sel gider, asıl cevher ve kum kalır.
Normaldir, bu. Yeter ki, hareketin asıl öncü kadroları, Ahmet Türk’ün deyimiyle “halkın hassasiyetlerini" yani, “büyülü rüyasını göz önünde bulunursun"lardı.
Ayrıntılar önemli değildir. HDP de, sonuçta hedefe varmak için, seçilmiş bir araçtır. Kimilerinin, HDP ile Türkleri kurtarmayı hedeflemesi de noralmaldır...