- Ne zaman ki, aşkın ve sevginin dili yasaklı olmaktan çıkar; ne zaman ki bütün diller kulağa aynı oranda hoş gelmeye başlarsa barışın ve hoşgörünün de kapıları açılabilir.
NUBAR OZANYAN
Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin yoğun bir şekilde tartışıldığı ve gözlerin Meclis’ten çıkacak olan yasaya dikildiği günümüzde, dikkat çeken bir başka gelişme de Kürt esnaflara, Kürtçe konuşup müzik dinleyenlere ve CHP’li belediyelere yönelik saldırıların artmasıdır. İşin daha da kötüsü, bu tür saldırıların artık “olağan” sayılır hale gelmesi, bir-iki protesto demeci dışında kayda değer bir direncin gösterilmemesi, hatta insanların hiçbir şey olmamış gibi günlük yaşamlarına devam edebilmesidir.
Her yer suç mahali
Daha geçtiğimiz günlerde İstanbul’un Sarıyer semtinde 60’tan fazla eli sopalı ırkçı faşist, Kürt esnaflara saldırarak bazılarını ağır şekilde yaraladı. Kayda değer bir tepki duyabildik mi bu olayla ilgili? Aynı mahalledeki komşu esnafın dahi itirazını duyamadık. Aynı günlerde, Amedli bir genç sırf Kürtçe müzik dinlediği için ırkçı saldırıya uğradı. Bu da yetmedi, ardından sosyal medya paylaşımları sebep gösterilerek “Örgüt propagandası yaptığı” iddiasıyla tutuklandı.
Yine İstanbul’da Kürtçe müzik yapmak isteyen genç bir müzisyene, “Burası Türkiye, Kürtçe konuşamazsın!” denilerek hakaretler eşliğinde tehditler savruldu. Kürtçe müzik yapmak, Kürtçe konuşmak ya da halay çekmek yasak mı? Bu tahammülsüzlük, bu saldırganlık niye? Bu örnekleri, her köşeden, her biçimiyle çoğaltmak mümkün. Her yaştan, her cinsten, hatta her sosyal mevkiden insan, saldırılardan payına düşeni alıyor. Yeter ki kendi kültürüne, diline, müziğine sahip çıkıp “Kürt” olmakta ısrar etsin.
Hal böyle olunca, bu hengame içinde barış ve kardeşliğin nasıl kurulacağı noktası da haklı olarak ciddi tartışma konusu olmaya başlıyor. Kabul etmek gerekir ki; güvensizlikler derin ve kaygılar haklıdır.
Lozan’da yanlış iliklendi
110 yıldır süren Kürt düşmanlığının, kin ve nefretin, bireysel ve tesadüfi olmadığı, sistematik bir devlet politikası olduğu açıktır. Bilindiği gibi; TC kuruluş aşamasında Lozan Antlaşması'yla düğmelerini yanlış ilikleyerek Kürtlerin statüsünü tanımadığı gibi tarihsel varlığının, dilinin inkarı ve görünmezliği üzerinden bir ulus-devlet insasını gerçekleştirdi. Bununla da yetinmeyip sahte bir kahramanlık anlatısı üzerinden kendisini kurumsallaştırdı. Türklük ideolojisini sistematik bir şekilde, zehir gibi toplumun tüm kesimlerine ve hücrelerine yayarak benimsetti, içselleştirdi. Böylece Kürtler, her alanda yok sayıldı; dili-kültürü yasaklandı. Irkçılığın utanç dolu sistematik saldırıları ve aşağılamaları, günümüze dek hiç eksilmeden devam etti.
O güne kadar “aşkın ve sevginin dili” olarak bilinen Kürtçe, Lozan ile birlikte inkar edilerek “bilinmez dil” sayıldı. Giderek “terör ve güvenlik” parantezine hapsedilmeye çalışılan bu dili konuşmakta ısrar edenler de “terörist-terör örgütü üyesi” olmakla yaftalanıp cezalandırıldı. Süreç içerisinde Kürtçe konuşan insanların cezalandırılması hızla artarken bu dile ve bu dili konuşanlara karşı yükselen ırkçı ve ayrımcı hareketlerin sırtı sıvazlandı. Bu cezasızlık hali, ırkçılığın daha cüretkar ve saldırgan hale gelmesinin önünü açtı. Toplumun tüm kesimlerinde ırkçı, ayrımcı söz ve davranışlar normal, olağan kabul edilmeye başlandı. Ahlaki ve vicdani duyarsızlaşma had safhaya vardı. Irkçılığa karşı çıkan, itiraz edip seslerini yükseltenler ise aşağılandı, dışlandı, aynı saldırılara uğradı.
Türkçe konuş, çok konuş
Türkiye’de sokaklar, meydan ve caddeler, stadlar, okul ve gazeteler, sahne ve medya kanalları, hatta hapishaneler bile Kürtçeye yasaklıdır. Lanetli bir dildir sanki Kürtçe. Ne Saray ve Meclis'te ne de üniversite ve adliyede kabul görüyor. Sadece Türkçe konuşur onlar, Türkçe kararlar verirler. Başka her dile ve kültüre yabancıdırlar. Haksız, hukuksuz ve adaletsiz bir şekilde oluşturdukları bu tekliğin içinde “tek dil” olmaya devam ediyor Türkçe. Kendisini, onlar kadar ırkçı, onlar kadar tekçi, onlar kadar renkli konuşmayanlara karşı da bir sopa olarak kullanarak üstelik de.
Sadece Türkçe konuşmak da yetmiyor, muktedirlerin dilinden konuşmuyorsan, yaptıklarını yanlış buluyorsan ve korkusuzca ifade ediyorsan saldırılardan payına düşeni alacaksın demektir.
Yaşamak için suya, oksijene, sağlıklı gıdaya ihtiyacı olduğu kadar sağlam bir bilince, temiz bir vicdana ve emek dolu bir ruha da ihtiyacı vardır insanın. Bunun yolu da aynı coğrafyada farklı kimliklere sahip halklarla kardeşçe bir yaşamdan geçer. Onlara karşı kin ve nefret beslemek yerine, farklılıklarını kabul edip bunları ortak bir zenginliğe çevirerek ortak bir yaşam kurmaktan; el ele, omuz omuza bilimi, sanatı, edebiyatı geliştirmekten geçer.
Nesne mi olacağız özne mi?
Ruhsal açlık ve boşluğunu halklara karşı kin ve nefretle dolduranlar, özünü kaybetmiş insanlardır. Siyasal iktidarın nesnesi haline gelen bu tipler, çok kolay bir şekilde, tüm kötülükler için kullanılabilir tehlikeli araçlardır. Sadece kendisini düşünen, kendisi için yaşayan insan eksik biridir; özne olmayı beceremeyendir. Başkasının varlığını ve acısını kalbinde hissettiği andan itibaren başlar özneleşme ve insanlaşma süreci. Gerçekten de insanları yaşama bağlayan gerçek bağ, ne kin ve nefret ne de hırstır. İnsanı içten içe çürütüp çökertir bu tür duygular; yer bitirir, işi bittikten sonra da bir kenara bırakıp gider. Özgür bir bilinçtir insanı insan yapan, onun tertemiz vicdanıdır yaşama bağlayan, kardeşçe dayanışma duygularıdır sevgiyle tüm dünyayı kucaklatan.
Türk halkı için de durum aynıdır. Onun da içine zerkedilmiş olan ırkçılık zehrinden kurtulup hayatının öznesi olmaya başlaması, Kürt'ün ruhuna dokunup acısını hissetmesinden geçer.
Türk ırkçılarına, faşistlerine gerici ve yobazlarına inat, Kürt kardeşleriyle birlikte “Zimanê dayikê”yi konuşmak, sahip çıkmak, stranlarını yüksek sesle dinleyip sesini onların sesine katmaktan, özgürlüğün sesine ses vermekten geçer.
Ne zaman ki, aşkın ve sevginin dili yasaklı olmaktan çıkar; ne zaman ki bütün diller kulağa aynı oranda hoş gelmeye başlarsa barışın ve hoşgörünün de kapıları açılabilir.
Bu topraklarda hangi çiçek, bir diğer çiçeği suçladı ki sarı, yeşil, kırmızı, beyaz ya da ebruli açtı diye? Hangi kuş, diğerini suçladı ki ötüşü farklı diye? Söyleyin hangi turna suçlayabilir ki Mezopotamya topraklarına doğru özgürce kanat çırpan kardeşlerini? Bilmeyenler öğrenecek elbet, Turnaların hep özgür uçtuğunu.