Bayram dolayısıyla yaptığım aile ziyareti, bir yandan çocukluğun ada sahillerinde geçen anılarını tazelerken, diğer yandan da “memleket siyasetinin” “batı kıyısından” nasıl görüldüğünü de bir kez daha hatırlattı.
Bahsettiğim sahil kasabası Marmara Adası’nda bir köy. Bugüne kadar sağ partilere oy vermiş, devlet ile çok fazla haşır neşir olmamış, jandarma karakolunun bile on-on beş yıl kadar önce kurulduğu bir yerleşim alanı. Yaşayanların taşıdıkları kültürel ve sosyal özellikler bakımından -çünkü neredeyse tamamı Batı Karadeniz’den göç ile gelmiş- hem kırsal özellikler gösteren bir yer; hem de kıyı kasabası. Aslında deniz kültürü, sonradan hayatlarına girmiş.
İki gün boyunca ağırlıklı olarak köyümün kadınlarıyla, komşularım ve akrabalarımla zaman geçirdim. Muhabbetlerin ana gündemini, yıllardır adaya gidip gelmediğim halde, köyün günlük yaşamı ve sorunları oldu. Ancak bunun yanında siyasette konuştuk elbette.
Siyasetin ilk sırasını ise komşularımın bana dönük tavsiyeleri oluşturdu. Öne çıkan tavsiye, “Sakın, FETÖ’cülere bulaşma” oldu. Gülerek yanıt verdim. “Ben komünistim. Benim onlarla yan yana gelmem mümkün değil” dediğimde, rahatladıklarına tanık oldum. “HDP’liyim” dediğimde bir komşumdan aldığım tepki de ilginçti: “Tamam, tamam, HDP’li ol sen.”
15 Temmuz darbe girişiminin ardından köyde yaşananları da gıybet tadında dinledim açıkçası. Köyden bir kişi (sanırım bir damat) “FETÖ” soruşturması kapsamında tutuklanmış. Yine köyden birinin yakın akrabası olan bir albayın darbe gecesi intihar ettiği ailesine söylenmiş. Ancak anlatan komşum, intihar olayına kesinlikle inanmıyordu, öldürüldüğünü ima ediyordu. Ben de komşumun bu duygusuna katıldım, “Gözaltı merkezlerinde yaşanan her ölüm cinayettir” dedim. Devlet şiddeti noktasında köylümle ortak bir noktada buluşmak güzel bir duyguydu açıkçası. Köydeki bir otel, benim ziyaretimden birkaç gün önce soruşturma kapsamında jandarma tarafından basılmış. Aranan FETÖ’cülerin gece motorla sahile çıkarak, adada saklandığı gibi birçok söylence konuşuluyordu. Bunlar 12 Eylül dönemine denk gelen çocukluğumun “Teröristler gece Viranköy’e gelmişler”, “Ermeniköyü’nde konaklamışlar” şeklindeki söylencelerini hatırlattı. Köylülerimi, komşularımı asıl ilgilendiren nokta; 15 Temmuz’dan bu yana yaşananların memleketin geleceği üzerine yaratacağı etkilerden daha çok, kendi günlük hayatlarındaki yansımaları. Aslında bu duruma şaşırmış da değilim.
Komşu ziyaretleri sırasında 20 yıl sonra karşılaştığım okul arkadaşım ile sıkı bir tartışmaya tutuştuk. Arkadaşım AKP’ye oy veriyordu; birçok arkadaşım gibi. AKP hükümetinin ve Erdoğan’ın tüm yaptıklarının İslamiyet dışı olduğunu söyledim. Şaşırdı ve reddetti. İslam Peygamberi Muhammet’i örnek verdim, “Erdoğan’ın ve ailesinin Saray’da yaşamasını bir Müslüman olarak vicdanın kaldırıyor mu?” diye sordum. Yanıtı ilginçti ve daha önce birkaç AKP’liden daha aynı yanıtı duymuştum: “O Saray, Erdoğan’ın ve ailesinin değil, devletindir. Ve devletimiz güçlü görünmek zorunda.” Sohbetin sonunda, Erdoğan’ın kişisel saltanatı, lüksü ve şatafatı karşısında kendi tabanını, “Benim değil, devletin” diyerek ikna ettiğini bir kenara not ettim.
Bu ziyaretler sırasında mesele zaman zaman savaşa da geldi. Köylülerimin gözünde görünen tabi ki; “terör”dü. Ama, iki erkek çocuğu olan yakın bir akrabamdan, “Ben çocuklarımı askere göndermeyeceğim” sözünü duymak müthişti. “Şehitlik önemli bir şey. Ama neden sadece bizim çocuklarımız ölüyor. Neden onların çocukları ölmüyor. Ben kesinlikle çocuklarımı askere göndermem. Çocukları ölen anneler, ‘Vatan sağ olsun’ diyorlar. Acaba gerçek duyguları bu mu!” diye son derece net bir şekilde tanımlanmış bir reddiyeydi bu. Bu reddiyenin sahibi de aslen Maraş’lıydı. İçimden “Coğrafya kaderdir” dedim. Ancak şu mahalle baskısı olmasa, kimsenin çocuğunu askere göndermeyeceğine eminim. Hele de bu savaş, çatışma döneminde. Bu savaş ortamına ek olarak, 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte vatan savunması için gönderdikleri çocuklarının, bir anda darbeci ilan edilerek sokaklarda linç girişimine maruz kalması ya da tutuklanması, ailelerin “vatanseverlik” duygularında çok da iyi etkiler yaratmasa gerek.
“FETÖ” yeni düşman olsa da, PKK hala eski “bölücü” düşman. Algı “Bizden toprak istiyorlar. Bu durumda konuşulmaz onlarla” şeklinde. Bu fikir kolay kolay değişecek gibi görünmüyor. “Kürtlerin böyle bir planı, projesi yok ki, bizimle birlikte yaşamak istiyorlar” sözünün ne kadar etkisi oldu bilmiyorum. Ancak çözüm sürecinin de, “O günler iyiydi, askerlerimiz ölmüyordu” şeklinde bir duyguyla karşılanması da barış için başlamak bakımından fena bir adım olmasa gerek.
Köyümdeki bu muhabbetlerden elbette Türkiye’deki siyaset ve sonuçlarına dair büyük sonuçlar çıkartacak değilim. Ancak küçük bir sahil kasabasının, memleketin geleceğini ilgilendiren meselelere dair yaklaşımını göstermesi bakımından önemli olduğu düşüncesindeyim. Başka bir sahil kasabasında da düşünce ve değerlendirmeler büyük farklılık göstermeyecektir.
Çıkan sonuç; benim kendi kişisel tarihim bakımından kendi köyüme sirayet edemediğim olduğu kadar, toplumsal güçler bakımından sirayet edemediğimiz gerçeğidir. Bu; benim kişisel sorumluluğumdan daha büyük bir sorumluluk olsa gerek.
İktidarları barış ve çözüm yolunda adım attırmak için, Batı’daki bu kent ve kasabalara ulaşmak, sirayet etmek gibi bir yükümlüğümüz olduğunu hatırladım bolca. Koca bir okyanusta ada olan köylülerim değil de, bizim eşitlikçi, özgürlükçü fikrimiz, eylemimiz değil mi? Bu durumu değiştirebilirsek, kalıcı barışın güvenceleri yaratılmış olmayacak mı?