Bianet Öldürülen Gazeteciler ve Cezasızlık başlığıyla iyi bir dizi sürdürüyor. 20 Kasım 2012 günü, “OHAL’de Gazetecilik; Ne Yapabilirdik?” başlığıyla Naci Sapan konuk edilmişti.
Naci Sapan çok şey anlatıyor ama özü şu; “OHAL döneminde gazetecilik yapmak çok zordu. Çok zor koşullarda çalıştık. Devletin baskılarına karşı yapılacak bir şey yoktu.”
Kürdistan’da 1990’lı yılların gazeteciliğini anlatması veya bu konuda yazı yazması gereken yeryüzündeki en son kişi kim diye sorulsa, o dönem Kürdistan’da gazetecilik yapmışların ekseriyeti  tereddütsüz “Naci Sapan” der.
Olağanüstü hal rejimi döneminde, Hürriyet gibi bir gazetede çalışmak; cinayetlere kaza, katillere iyi insan, devlet terörüne doğal afet demek gibi bir şeydi. Naci Sapan ve onun gibi birçok “gazeteci” yıllarca aynen bunu yaptı. (Onların çırakları hala bu faaliyeti sürdürüyor.)
JİTEM icraatlarına, devletin köy yakmalarına, gazeteci cinayetlerine, gazete baskınlarına tanıklık etmiş bir tecrübedir Naci Sapan. Bütün bunlar olurken OHAL valisi ile, askeri yetkililerle, emniyetle ve JİTEMle ilişkisi her daim sorunsuz bir şekilde yürümüş bir “tecrübe”. Bir tek gün gözaltına alınmamış, hiç işkence görmemiş, hakkında hiç dava açılmamış, hiç kaçak yaşamamış, devletin her kademesinde her zaman iyi hal kağıdı alabilen, işini bilen “muteber” bir gazeteci.
Bayağılıklara alışmış bir tecrübedir Naci Sapan.
Mahkemelik olan JİTEM elemanlarının “Bölgede yol kontrollerine takılmadan nasıl dolaşabiliyordunuz?” sorusuna; “GGC Başkanı Naci Sapan’ın verdiği gazeteci kartları” ile dedikleri muhterem.
Onu çok iyi tanıyan bir gazeteci arkadaşıma sordum. İşkence gören, zindana girip çıkan, devlete asla boyun eğmeyen, devlet nezdinde sicili bozuk, sürgüne çıkmış onurlu bir gazeteci arkadaşıma… Söyledikleri aynen şöyle: “Naci Sapan Hürriyet’in Diyarbakır temsilcisiydi. O ve onun gibi bir grup vardı. Olağanüstü Hal Bölge Valisi’nin basın merkezi gibi çalışıyorlardı. Gerçekleri gizlemek ve psikolojik savaş sürdürmek onların temel işleviydi. Onunla çok kez aynı olaya gittik ama ayrı haberler yazdık.”
Tamam da Şehmus Diken tam tersini yazıyor: “Benim tanıdığım Naci Sapan (ki kendisini yaklaşık 40 yıldır tanırım) böylesine işini seven gazetecilik delisi. Yaygın medyanın bölge temsilciliğinde çok etkili bir aktör olarak çalıştığı yıllarda da hayali hep iyi bir yerel gazete çıkarmaktı.”
İnsanların kişiliği ve faaliyeti düşünce ve eylemden oluşur. O nedenle doğru veya iyi düşünüp de, yanlış konuşup yazmak  veya yanlış tarafta durmak diye bir şey olamaz. Bunu başaranlar, bu dünyanın en büyük yalancıları ve münafıkları olurlar.
Naci Sapan neden her zaman egemenlerin, iktidarın, muktedirlerin yanında yer aldı? Neden boğazına kadar kire pasa bulanmış Hürriyet’te, Doğan Haber Ajansı’nda çalıştı? Neden hakkında tek bir dava açılmadı? Aradan yirmi yıl geçtikten sonra sanki kendisi de o yıllarda çok zorluklar yaşamış gibi bir görüntü veriyor. Günümüzün modası: Mağduriyet! Baksanıza Bianet de hemen bulmuş(!) zulme, baskıya ve sansüre karşı büyük mağduriyetler yaşamış gazeteciyi.
Reich’in “Karakter Analizi”nde yazdığı gibi, “her egemenlik sistemi kendini korumak için gereksinim duyduğu karakter biçimleri yaratır”. Günümüzde de onlarca Naci Sapan var. Doğan medyasında, Gülen medyasında, Akşam’da, Sabah’ta…Kürt halkına hakaret eden medya kurumlarında “meslek” icra eden epeyce Sapan, Aslan, Kaplan, Demir’ler var. Bu karakter arada Kürt kurumlarını, özgür basın bürolarını ziyaret eder. Kendince bir iki “haber” de verir. Ama diğer tarafa götürdüklerinin çok daha fazla olduğundan emin olun.
Kürdistan’ın devrimci-yurtsever gazetecileri 1990’lardan günümüze sadece üç kategoridir; Toprağın altına girenler, sürgüne çıkanlar ve hapsedilenler… Naci Sapanların bu şeref tablosunda yeri yok. Çünkü onlar devletin ve sistemin iyi gazetecileri. İktidarların dokunmadığı “özel” insanlar.
Bizim tanıdığımız Naci Sapan’ın Bianet’in görüşlerine ihtiyaç duyduğu ve Şehmus Diken’in kırk yıllık arkadaşlığına kefillik ettiği Naci Sapan’la ilgisi yok. Dolayısıyla bu sorun Naci Sapan sorununun kendisinden daha vahim. Birinden birimiz yalan söylüyor veya iftira ediyor. Birimiz devlet personelini bağımsız gazeteci diye yutturmaya çalışıyor. Birimiz elindeki bilgileri OHAL valisine, JİTEMcilere servis eden görevliyi “yerel gazeteciliğin duayeni” diye yutturmaya çalışıyor. Birimizin kaçılası gördüğünü, diğerimiz Kürdistan’daki gazeteciliğin en iyilerinden sayıyor. Esas can yakıcı soru şu: Birilerimize görünen ayıplar, çirkinlikler diğerimize neden bu kadar olağan ve normal görünüyor?
Naci Sapan’dan 90’lı yılların gazeteciliğini ve sorunlarını öğrenmeye çalışmak…
Ne acaip ne tuhaf bir durum değil mi?
İbrahim Güçlü’den, Orhan Miroğlu’ndan, Ümit Fırat’dan Kürt aydını ve muhatap yaratmak gibi bir şey. Ne icabı vardı şimdi bu tadsız tuzsuz yazının?
“Hakikat hoşgörülü olmaz” diye yazmıştı Freud.