Öfkemiz çok büyük, acımız çok büyük. Günlerdir lal olmuş dilim, konuşmayı unuttum. Kahrediyorum, yetmiyor. Ağız dolusu küfür savuruyorum etrafa, olmuyor, olmuyor. Ne çare sesimi duyan yok. Yüreğim kanıyor ve her seferinde tuz basmışçasına canımın acısı artıyor, artıyor… Gün olur öfkem geçer mi? Biliyorum geçmez. Geçmeyecek de. Acım diner mi? Dinmez, Dinmeyecek de…
Unutmak mı? Hangi birini unuttuk ki!
Bizim çocukları, bizden olan çocukları bizden koparan, onların hayallerini, umutlarını, geleceklerini, yaşam sevinçlerini gözlerini, yüreklerini karartarak alan muktedirler! Bilin ki elimiz hep yakanızda olacak. Vahşi yaratıklar, soysuzlar bilin ve her daim hatırlayın; sizleri de unutmayacağız!
Bizim çocuklar, bizden olan çocuklar.
Kobanê’ye gitmekti amaçları. Kobanê’nin inşası için bir taş da onlar koymak istiyorlardı. Haftalar önce başladı telaşları. İçi içine sığmıyordu hiçbirinin. Seslerini duyurdular önce birbirlerine, o ses büyüdü büyüdü yüzlerce kişiye ulaşarak bir araya geldiler.
İlk durak Suruç olacaktı, sonra ver elini Kobanê. Eli boş gitmek olmazdı. Çam sakızı çoban armağanı bir şeyler götürmek gerekiyordu. Savaşın mizacına büyüyen Kobanê’li çocukları bir nebze de olsa sevindirmek istediler. O çocuklar değil midir ki bombaların nereye düşeceğine aldırmadan sokağa çıkıp oyun oynayan, parklarda salıncaklarda salınanlar. Bunu bildiklerinden topladılar oyuncakları, vardıklarında Kobanê’ye bir de çocuk parkı kurmaktı niyetleri.
Bizim çocuklar, bizden olan çocuklar…
Kimi doktor, kimi avukat, kimi sosyolog, kimi başka mesleklerle çıkacaktı sonradan karşımıza. Bu bozuk düzene başkaldırmayı öğrenmişlerdi gencecik yaşlarında. Belliydi insanlık mücadeleleri hep sürecekti onların.
Güle oynaya bindiler otobüslere. Heybelerinde sadece oyuncaklar yoktu, umutları vardı, hayalleri vardı. İnsan olmanın erdemliliğini, gururunu yaşıyorlardı hep beraber. Otobüslerde şarkılar eşliğinde kilometrelerce yolu kat ettiler.
Suruç’ta nefes alıp, bir an önce Kobanê’ye geçmek istiyorlardı. İzin vermediler. Çok kızdılar, üzüldüler. "Sadece oyuncak götüreceğiz" dediler. Olmadı, ceberut devlet yetkilileri muhatap bile olmadı bizim çocuklarla.
Bizim çocuklar yine seslerini birbirlerine duyurdular ve basın açıklaması yapıp, oyuncakları kendi elleriyle Kobanê’ye götüremedikleri için üzgün olduklarını, onlara izin vermeyen devlet erkanına da kızgın olduklarını söylemek istiyorlardı.
Dizildiler yan yana, arka arkaya… Birbirlerinin yüzüne baktılar gülen gözleriyle. Hiç bilmediler o son bakışın birbirlerini son görüşleri olacakları. Tahmin dahi etmediler güle oynaya geldikleri Suruç’tan cansız bedenleri parçalanmış olarak Türkiye ve Kürdistan topraklarına gideceğini…
Bunların hiç birini bilmediler. Basın açıklaması sonrası belki de hep beraber demli bir çay içmek için bir araya gelme sözü vermişlerdi birbirlerine.
Bombalar patladı önce; kulakları sağır eden korkunç bir ses… Ne kadar sürdü? Saatler mi? Haftalar mı? Aylar mı?
Sonrası derin bir sessizlik… Hiç bitmeyen upuzun bir sessizlik. İşte o an tüm doğa, dağ, taş, ağaç, kurt, kuş insandan önce başladı ağıtlar yakmaya. Ağıtlar yükseldi yükseldi. Her dilden ağıtlar karıştı birbirine. Birbirlerinin dilini bilmeseler de anlıyorlardı birbirlerini. Ağıdın dili yoktu.
Ah bizim çocuklar, bizden olan çocuklar…
Doğurmadım hiç birinizi ama sorumluyum her birinizden tek tek.
Sözün bittiği, insanlığın yok olduğu bir yerde, hangi siyasi analizleri yapayım? Hangi büyük lafları yazayım?
Gelmiyor da zaten içimden…
Ey insanlık sadece duy feryadımızı. 32 canımızı, parçamızı, çocuklarımızı öldürdüler. Ey kadınlar, itiraz edip katillerin yakasına yapışmayacak mıyız? Sol göğsümüzde sarıp sarmaladığımız, besleyip büyüttüğümüz, hayat verdiğimiz çocuklarımızı parça parça aldılar bizden.
Ateş sadece düştüğü yeri yakmıyor, hepimiz bu ateşte yanıyoruz.