Biro ŞÎRÎN Cafer’i hiç bu tür öyküleri anlatırken görmedim; dinlerken de… Demek onun olduğu yerde bu tür efsanelere kimse ihtiyaç duymazdı. Sanki Cafer’i kuşlar getirip parti binasına bırakıp gitmişti. Kendisi de bazen gülerek 'Benim annem babam yok mu sanıyorsunuz' derdi. Ama ağabeyini anlatmasa da herkes bilirdi gerillada olduğunu.

15 Şubat’ta televizyon karşısında, ebeveynlerini gözyaşı dökerken gören çocukların, büyüyüp üniversite okumak için başka şehirlere gitmeye başladığı zamanlarda çatık kaşlarıyla tanıdım onu. Farid Farjad’ın kemanından dökülen ezgilerin yankılandığı bir öğrenci evinde.

‘Katılım’ öykülerinin dilden dile dolaştığı üniversite kantinlerinde, ben hep o öykülerdeki kahramanların o an nerde olduklarını merak ederdim. Neredeydiler sahi? Anneleri onları okumaları için gönderdikleri üniversitelerde öykülerinin yarım kalacağını tahmin edebilmişler miydi acaba? Artık birer efsaneye dönüşmüş o öyküleri dinledikçe yeni sorular beliriyordu zihnimde.

Cafer’i hiç bu tür öyküleri anlatırken görmedim; dinlerken de… Demek onun olduğu yerde bu tür efsanelere kimse ihtiyaç duymazdı. Onun olduğu sohbet ortamlarında herkes gizliden söz birliği etmişçesine direksiyonu ona teslim ederdi. Bazen hastalık hastası nenesini jest ve mimikleriyle taklit ederek, bazen de Ergani’de gençlik çalışmalarındayken yaşadıklarını tatlı bir abartı katarak anlatırdı. Sanırım herkes 'Bunca yaşa nasıl hem eğitim hayatını hem de örgütsel çalışmalarını katabildiğini' kendine sorardı o anlarda. Sanki Cafer’i kuşlar getirip parti binasına bırakıp gitmişti. Kendisi de bazen gülerek 'Benim annem babam yok mu sanıyorsunuz' derdi. Ama ağabeyini anlatmasa da herkes bilirdi gerillada olduğunu.

Cafer’in fotoğrafını görüp de 'Sanki bunu bir yerden tanıyorum, hatırlıyorum‘ gibi bir tepki vereceğini sanmam kimsenin. Onun fotoğrafını gören veya adını duyan birisinin ilk bakışta yüzünü tatlı bir gülümse, adını anarken de minnettarlık kaplar. Çünkü onunla tanışan, konuşan her insan kendini şanslı hissederdi. Onu tanımasam, 'Amma da beylik laflar bunlar’ derdim. Oysa ne kadar da güzel ve özel bir cümle; 'Onu tanıdığım için çok şanslıyım.‘

Bir insanı tanımak neden bu kadar farklı olsun, bu çok ünlü biri de değilse. Sanırım o insanı farklı kılan inanarak, severek kavga etmeyi bilmesiydi. 'Kaygılarım var' cümlesini mesela, kimse onun yanında söyleyemezdi. Onunla oturup konuşmanın küçük de olsa bir bedeli buydu herhalde. Kısa bir sürede 'Evet yapabilirim' hissini yaşatabilirdi Cafer, o çakmak çakmak gözlerini yukarı dikerek yaptığı konuşmalarında. Elindeki televizyon kumandasını bırakmadan, ayaklarını sallaya sallaya, insanı yormadan anlatırdı. Güzel de şarkı-türkü söylerdi. Onunla cezaevinde kalanlar daha iyi bilir. Henüz kimse 'Turnam gidersen Mardin’e' türküsünü bilmezken Cafer o türküyü insanlara sevdirdi.

Ha cezaevi demişken, ben de unuttum kaç defa girip çıktığını ama çıktığında da cezaevindeki arkadaşlarını kitapsız koymazdı. Gittiği yerde cezaevine gönderebileceği kitaplar oldu mu alırdı. Benim de bir keresinde elimde A. Hicri İzgören’in 'Suç Duyurusu' kitabını görünce 'Ver onu bana, sen okumuşsundur' diye gülümseyerek istedi. Ben de ‘yok, daha okuyacağım şiirler var' cevabını verince, cezaevine göndereceğini, bir arkadaşın bu kitabı çok istediğini anlattı. İstemeye istemeye verdim ama o cezaevindeki arkadaşın nasıl sevineceğini hayal ederek sevinçle aldı.    

Polisin, askerin, hakimin karşısında insana güç verirdi varlığıyla. Zorluklar o kadar da zor değildi onunla beraberken. Bir keresinde mahallede bir ev ziyaretinden dönüyorduk, Cafer acele acele yürümeye başladı; her zamankinden daha hızlı. En son kendini bir benzin istasyonuna attı. Çıktığında gülerek aniden hızlanma sebebini anlattı: “Çok sıkışmıştım; polis durdurup oyalayacak diye korktum. Millet anlamaz, der korkudan altına kaçırdı.”

Cafer benim için sadece Cafer değil daha büyük bir olguydu. Öyle ki en kişisel utancı bile şahsi değildi. Sevincini, üzüntüsü ve kavgasını varın siz düşünün. Neşeyle kavga etmesini bilirdi. Paylaşarak çoğalttığı neşesi ile…

Yollarımız ayrıldıktan sonra duydum. Kış boyunca aynı kazağı giyiyormuş ve bu durum bir arkadaşın dikkatini çekmiş fakat sormaya da çekinmiş. Dayanamayıp başka bir arkadaşa anlatmış durumu: “Heval Cafer hep aynı kazağı giyiyor, hiç ter de kokmuyor, nasıl oluyor bu?” diye. Arkadaş ise gülerek ‘Sen kokluyor musun Cafer’i’ diyor ve ardından her gece kazağını yıkayıp kalorifere asıp kuruttuğunu uyanınca tekrar giydiğini söylüyor. Cafer’in ikinci kazağı alacak parası yok muydu? Vardı ama kazak almak için değil.

Ben çok büyük insan tanımadım mesela. Özelliklerini, kişiliklerini anlat deseler herkesin söyleyeceği şeyleri tekrarlarım. Ama hayatında tanıdığın en büyük insan kim deseler, Cafer derim. Siirt’teki Alamut Kalesi’nin Hassan Sabah’ı. Alamut Kalesi derken Cafer’in kaldığı evden bahsediyorum. 'Hadi bir Alamut Kalesi’ne uğrayalım‘ derdi o zaman öğrenciler. Cafer’in alt katında oturan Veli ve Nuri de vardı mesela o kalede. Onlarla birlikte zaten cennet mekan bir yere dönmüştü o iki katlı ev.

Mesela Veli Mehmet Atlı’nın 'Heyrano‘ şarkısını çok severdi. Olmadık anlarda insanı şaşırtmasını bilen Cafer durur mu? Hemen Mehmet Atlı ile olan Ergani’deki anısını anlatırdı. Ergani’de parti çalışmalarındayken birileri 'Çok iyi gitar çalan bir genç var ama PSK’li, etkinliğimize çağıralım mı?’ diye fikir almak için Cafer’e soruyor. Cafer de 'PSK’liyse olmaz' diyerek kestirip atıyor bu öneriyi. Sonra da o gencin Mehmet Atlı olduğunu öğrenince yaptığına üzülüyor tabii.

Nuri ve Veli, Cafer’le sözleşip bir gün o ‘kale’den çıktılar ve bir daha geri dönmediler. Yıllar sonra ikisi de isimsiz birer kahraman olarak döndüler Amed’e. Birkaç kitabın girişinde görmüştüm ilkin bu 'isimsiz kahramanlar' sözcüğünü. 'İsimsiz kahramanlara ithafen' denilirdi kitap için. ‘Kahramansa neden isimsiz’ derdim kendime; çünkü kahramanların isimleri dillerden düşmez. Sonralardan anladım ki onları kahraman yapan isimlerinin geçtiği yerlerde insanların yüzlerini kapsayan o gülümseme ve minnettarlıkmış.

Onu anlatmak çok zor denilir ya, Cafer öyle değil. Onu anlatmak çok rahat, çünkü o çok sade ve bizden biriydi. Müstehzi gülüşünü ve esprilerini hiç eksik etmediği zamanlarda insana o sadeliğiyle çok şey katardı. O öğrencilerin steril hayatlarını yaşadığı zamanlarda bile halkın içindeydi. Yaz aylarında bütün öğrenciler evlerine dönerken, o Siirt’te kalıp halkla beraber siyasi çalışmalarına devam ederdi. O herkesin kendisi için çizilmiş rollerini oynamak için Siirt’ten ayrıldığı dönemde yeni mücadele alanlarına, yeni şehirlerle ve insanlarla tanışmaya gitti. Tanıştığı herkese küçük anılar hediye etti.

Varsın abartıyor desinler ama Cafer deniz altındaki inci gibiydi. Nadir görülen sert kabuğunun içinde, yaşantısı sertleştirmişti onu. Cafer nerede? Cevabı bulmak için çok düşünmeye gerek yoktu. Dernekte, sokakta, zindanda, kimi zaman fakir bir ailenin evinde, kimi zaman kahvede, kısacası yoksulluğun ve haksızlığın koktuğu her yerdeydi.

Bir seferinde "Ben de kendime zaman ayırmak isterim" demişti, "Hayatta en zevk aldığım şey bir kitabın sayfalarını çevirmek, yeni şeyler öğrenmek ama gel gör ki fırsat bulamıyorum."

Ondan sürekli haber alamasam da varlığı beni mutlu etmeye yetiyordu. En son ben onu zindanda bilirken, "Mervan Amed yoldaşımız şehit düşmüştür" haberini ajanslarda okudum. Hava saldırıların şehit düşmüştü. Yüzünden eksik etmediği gülümsemesiyle fotoğrafları düşmüştü ajanslara.

Seni unutmayacağız bizlerin Hasan Sabbah’ı…