Barış arayışları, dostlar değil, düşmanlar arası bir anlaşma sorunudur ve siyasetin güce göre biçimlenen pazarlıklarla sürdürülen bir aracıdır. Açık siyasette de böyledir: Ayrı olanlar ayrı örgütleneceklerine göre, siyasette ittifak ya da güç birliği arayışları bitmez. Bitmemesi de gerekir. Ve çoğulcu özgürlükçü demokrasilerden yana olan bütün siyasal düşünceler, sadece saflarına katabildikleriyle yetinmeyi değil, geride kalan ne varsa onları da demokrasinin işleyişi içerisine çekmeyi savunmalıdırlar. 

PKK-KCK sorumlularının haftalardır kamuoyuna yönelik yaptıkları açıklamalar; siyasetler ve sivil toplum örgütlerine yönelik uyarılar, niteliksel düzeyi bire bir yansıtıyor. Özgüven duygusunun güçlülüğü ve konumlanışındaki sağlamlık ilkeleriyle bütünleştiğinden, dilin saygınlığı ve anlayışın çoğulculuğu dışarıya daha somut yansıyor.  

Bir devlet projesi olarak AKP eliyle uçurumun kenarına getirilen Türkiye’de, Anadolu-Mezopotamya halklarının birlikte yaşam" projeleri yine devlet eliyle yok ediliyor. Sivil Kürtlere yönelik devlet katliamlarından sonra, Kürt halkı ciddi anlamda Türkiye ile duygusal bir kopuş aşamasına gelmesine rağmen ve üstelik silahlı mücadelede devlet karşısında avantajlı konumda olan PKK, henüz "birlikte yaşam" anlayışını reddetme noktasına gelmemiştir. 

Sağduyusunu hiç kaybetmeyen bu irade, her şeye rağmen bölgesel bir barışı oluşturabilmek amacıyla, bu süreci geliştiren iktidara karşı muhalefet güçlerini uyarmaya çalışıyorlar. İktidara karşı bir direniş cephesinin gerekliliğini anlatıyorlar. Zira biliniyor ki yaşanmakta olan süreçte ülke artık, demokratik olup olmaması şöyle dursun, hukuka bile gerek duymayan bir siyaset anlayışını; "sultanlık-halifelik" hırsı için yarınları köleleştirecek bir ayrılıkçı siyaset sürecine çoktan sokmuştur. 

Çağrılar esas olarak CHP’ye ama CHP’nin kulağı sağır, gözü kör ve kendini "devlet" söylemi dışında her türden özgürlükçü söyleme kapatmış durumda. Ne yazık ki, AKP, CHP, MHP, yani Vatan Partili bütün Bozkurtlar, "birlikte yaşam" diyen halklara rağmen "milliyetçi-ulusalcı vatan millet" söylemiyle böldüler bu ülkeyi. 

***

TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya açıklamıştı: "5 yıl anayasasız kalabiliriz. Ama akıllıca olanı, -Adalet ve Kalkınma Partimiz tarafından projelendirilecek olan- yeni anayasayı da aynı zamanda yürürlüğe koymaktır... ve halk oylamasıyla anayasa normuna dönüşmesine kalmıştır" demişti. 

Burhan Kuzu da, yeni anayasa önerisinde bir referandumla oldubittiye getirilmeye çalışılan Türk tipi Başkanı anlatıyor: Eğer Meclis, Türk tipi Başkan’ın "reformları" için gerekli kanunları çıkarmazsa "başkan da vaat ettiği reformları kanun gücünde kararname ile yapabilmeli" deyiveriyor. Ve yürütmeden bağımsız olan Parlamento özerkliğini kötüye kullanırsa, başkana "meclisi fesih yetkisi" veriyor. Kuzu, Türk tipi Başkanlık sistemi modelini anlatmak yerine kestirmeden gidiyor: "Bu hüküm şöyle mi olsun böyle mi olsun, vatandaş için ikinci plandadır. Prensipte evvela başkanlık sistemine ‘he’ denir, detayı ayrıca yazılır." Bir komedi oyunu gibi, değil mi? 

Ve bu süreç böyle giderken sahnede bir başka tiyatro sanatçısı beliriyor: CHP.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu Tekirdağ’da gazetecilere "Türkiye’nin gündeminde terör sorunu var… Terör örgütleriyle masaya oturdular. Terör örgütleri kentleri, illeri, ilçeleri silah deposu haline getirirken, 14 yıldır bu ülkeyi kim yönetiyordu... Bugün Türkiye kan gölüne dönmüş durumda."

Kürt kentleri abluka altına alınıyor; yakılıyor yıkılıyor ve devlet tarafından kamulaştırılıyor. Kürt halkı katlediliyor ve topraklarını terke zorlanıyor. HDP’ye oy veren milyonlarca insan yok sayılarak seçtikleri partinin kapatılması için yoğun çaba harcanıyor. Ve CHP, geleneksel yerinde durmaya devam ediyor: "Türkiye’nin en büyük sorunu bölücülük sorunudur, terör sorunudur!" 

Belli ki halklar, Türkiye’nin başına gelmiş en büyük felaketin CHP olduğunu anlamadan bu ülkenin özgürleşmesi ve kalıcı bir barış asla mümkün olamayacaktır.