Türk devletinin Suriye işgali dördüncü ayında. Dört aylık işgal pratiğinin geleceğe bıraktığı tek armağan ise kaos, şiddet ve daha fazla savaş.
Türkiye’nin sınırlarının DAİŞ’ten korunması hedefiyle kamuoyuna açıklanan, 15 km derinlik ile sınırlı kalması taahhüt edilen işgal girişimi kısa sürede DAİŞ karşıtı uluslararası koalisyonun desteğiyle Minbic Askeri Meclisi ve QSD tarafından özgürleştirilen Minbic’i işgal etmeye, orada da durmayarak Rakka’yı almaya hevesli bir operasyona dönüşmüştü. AKP severler tarafından 82. il olarak adlandırılan Halep’in alınması ve İdlib üzerinden Akdeniz’e uzanan bir Türkmen yurdu oluşturma projesi de işgalin ikinci parçası olarak halen tartışılmakta.
Nasıl sonuçlanacağı, nerede duracağı belli olmayan bu işgal girişimine karşı uluslararası ve bölgesel güçlerin sessizliği, gizli görüşmelerde yapılan pazarlıkların üzerindeki sis perdesinin aralanamaması işi daha da karmaşık bir boyuta taşırıyor.
Geçmişten gelen bir Kürt karşıtlığı politikası olmakla birlikte TC’nin müdahalelerindeki saldırganlık dozu YPG’nin 2015 Haziranında Girê Spî’yi (Til Ebyad) DAİŞ’ten temizleyerek Kobanê ve Cizîr kantonlarını birleştirmesi ardından daha da arttı. “Bedeli ne olursa olsun” denilerek Kürtlerin öz yönetimlerini engellemek odaklı dış politikası bugün tam bir kaos pratiğine dönüşmüş durumda. Bataklıkta derinlere doğru çekilirken bölge halkını da kendisiyle birlikte yok edişe sürüklüyor.
Her fırsatta sınırların kutsallığından dem vuran faşist TC yönetimi Kürdistan’ın dört parçasında açık bir savaş yürütüyor. KDP denetimindeki alanlardaki üslerini Irak’a taşıdığı yetmiyormuş gibi Rojava topraklarında da askeri üslerini oluşturuyor. Mevcut devletler hukukunu da çiğneyerek resmen işgal pratiği sergiliyor. Bu anlamıyla TC artık bölgesel bir savaşın temel aktörü konumunda.
Bu durum şüphesiz ‘vatan savunması’ tezini de geçersiz kılıyor. Başka ülke topraklarında yürüttüğü savaş ilgili ülkelerin de müdahale zemin ve gerekçelerini meşru kılıyor.
Bölge siyasi haritasının yeniden çizilmeye çalışıldığı bu süreçte stratejik bazı değişimlerin de kapıda olduğunu söylemek mümkün. Her ne kadar ABD’nin yeni yönetimi, Rusya ile çelişki ve ilişkiler temelinde oluşan dengelerde aransa da değişimin temel dinamiği sahadaki aktif güçler.
DAİŞ’in başkent ilan ettiği Rakka’yı almak için 5 Kasım’da startını verdiği Fırat’ın Gazabı hamlesinin ikinci aşamasını başlattığı duyuran Demokratik Suriye Güçleri (QSD) bu güçlerin başında geliyor. QSD, askeri olarak gücünü koruduğu gibi her geçen gün Arap halkı içinde yaygınlaşıyor. Siyasi ve askeri anlamda Suriye’deki en etkili güç konumundaki QSD’nin yeni Suriye’de en önemli aktörlerden biri olduğu kesin. DAİŞ’in bölgede zayıflatılması ve dolayısıyla tehdit olmaktan çıkarılması ardından BAAS rejimi ve ittifaklarıyla çatışması ya da uzlaşması ilgili güçlerin demokratik çözüm arayışlarıyla bağlantılı olarak şekil alacak gibi duruyor.
Bu anlamıyla sahada hızla güç kazanan QSD ve askeri gücüyle bu gücü engellemeye odaklanan TC önümüzdeki süreçte daha çok karşı karşıya gelecek. Askeri çatışmaların yanı sıra siyasi çözüm tartışmalarında da her iki güç bütün ağırlığını koyacak.
QSD, ulus devletin kaos sistemine karşı halkların yerelden örgütlenen öz yönetimine dayalı sistemini oluşturmaya, TC ise işgal ve sömürüye dayalı, savaş ve katliamdan başka bir şey vaat etmeyen sistemi korumaya odaklanacak. Halkın desteklediği, arkasında yer aldığı güç büyük ve stratejik kazanacak, kaybeden ise katliam ve parçalanmayla yüz yüze kalarak büyük kaybedecek.