Bir coğrafyayı ele geçirip, ırkçı histeriyle yangın yeri, ölüm tarlasına çevirmiş rejimde, böyle olur Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın „dindar ve kindar vatansever“ Türk gençliğinin iktidarı…
Dindar ve kindar Türk gençliği, 2 Temmuz 1993 günü Sivas’ı işgal edip, ele geçirmiş, Ankara’dan ses veren Cumhurbaşkanı Demirel, „halkla devleti karşı karşıya getirmeyin“ talimatı vermiş, Türk ordusu ve polisi adeta vahşetin güvenlik çemberi olmuş, şehir, yedi saat boyunca teröre teslim edilmişti. „Düşman hedef“ aydın ve yazarların sığındığı otel ordu ve polisin seyirciliğinde yakılmış, içerden 35 ölü taşınırken, Başbakan Tansu Çiller, Ankara’da cellatları kutsayan, „Allaha şükür halkımıza bir şey olmamıştır“ demecini patlatmıştı.
Sonra, göstermelik bir mahkeme kurulmuş, dönemin Adalet Bakanı mahkemede katillerin avukatı olarak yer almış, yanında da, bugün Konya, Sivas ve başka illerden AKP milletvekili olan meslektaşları sıralanmış, böylece Türk adaleti zamanın bellek aşındırmasına terk edilmişti. Bu arada firari katillerden kimi devlet kurumunda evlenip, çoluk çocuğa karışmış, kimi polisten araç sürme belgesi almış, kimi orduda askerliğini yapmış, ama devlet onları asla bulamamıştı.
Ve Türk devletinin adaleti, AKP milletvekillerinin takipçisi olduğu davayı dün, „aradan yeterince zaman geçti“ diye nihai kararla kapatınca, dindar ve kindar Türk gençliğinin lideri Başbakan Erdoğan, „milletimiz, ülkemiz için hayırlı olsun“ kutsamasıyla Tansu Çiller-Demirel iklisi geleneğini taçlandırıyordu. 
İşin garibi, dindar ve kindar gençlik rejiminin „düşman“ sıralamasında olduğunu unutan Alevi bir kalabalık, ellerinde „biat“ ve bağlılığın simgesi Türk bayrakları, bezlere işlenmiş Atatürk resimleriyle adliye önünde „adalet“ bekliyordu. Derken, adalet „katillere laf yok“ dönüşmüş, gaz bombaları, tazyikli su gücüyle darmadağın edilmişlerdi.
Bu hiç garip değil. Garip olan, Türk bayrağı ve Atatürk’ün suretini tapınak yapmaları idi. Sivas’taki otelde kuşatılan insanları diri diri yakanlar da, Atatürk’ü değil, ama Türk bağrağını başları üstünde taşımışlardı. Katillerle mazumların, aynı alamet altında toplanması garip, ama TC’nin yerini bulmuş ruh aşısına uygundu.
Yine garip değil, aynı saatlerde 1993 Sivas’ının ateşi, Kütahya’nın Emet kasabasında yakılıyordu. Beyni Türk ırkçılığı ile sulandırılmış dindar ve kindar gençlik, „Allahu ekber“ (Allah büyüktür) haykırışlarıyla galeyana gelmiş, bir türlü biat etmeyen Kürtlerden bir kaçını, kasabanın kıyıcığındaki inşaatta kuşatmış, canlarını almak için hamle ediyordu. En az yol gösteren büyükleri kadar utançtan, vicdandan yoksun, ama tıpkı onlar gibi „Allahu ekber“ (Allah büyüktür) kelamı tekelcileriydiler.
Kürdistan’da sokağa çıkanı görünce deli danaya dönüp, zehirli gazlar, tüfek atışlarıyla saldıran, televizyonların naklen yayınlarında kol kırma, dipçikle Kürt kafası parçalama, kadınları yerlerde sürükleme gösterisi yapan Türk asker ve polisi, Emet’te son derece hazik ve nazikti. Vali, sanki Kürtlere karşı zafer kazanılmış, kaleleri ele geçirilmiş gibi, bir binanın tepesine dikilen Türk bayrağını gösteriyordu, galeyancı dindar ve kindar Türk gençliğine. Vali nezaket ve nezahatten kırılırcasına lütfenli yalvarıyor, „bakın bayrağımız burada, lütfen dağılın“ diyordu.
Bu, rejimin kurucusu Kemalistlerin kendi kusmuğunda boğulmasıydı. Bugünün „dindar ve kindar“ gençliği, düne kadar onların ölü yıkayıcısı, ayak takımı gözüyle gördükleri hizmetkar, tenezül etmedikleri ayakçı, gerektiğinde siyasetlerinin pisliklerinde tetikçiydi. İşaret aldıklarında „Allahu ekber“ (Allah büyüktür) deyip, „tutmayın, ben galeyana geldim“ naralarıyla saldıran, Tan Matbaasını tahrip ve talen eden, 6-7 Eylül vahşetini yaratan, 1960’larda solcu, Maraş’ta, Çorum, Malatya’da, 1993’te Sivas’ta, 1980’lerden itibaren Kürdistan’da kelle avına çıkanlar.
Bunlar Kürdistan’da „Allah“ diye diye katliam yapıyor, namazda çekmek üzere kulak kıkırdaklarından tesbih diziyor, masum ve mazlum Müslüman Kürtlerin köylerini talandan sonra kibritliyorlardı.
Kürt düşmanlığı Tanrısallıklarıydı. En az, „neye mal olursa olsun“ diyerek Uludere’de çocukların katli için emir veren büyükleri kadar dindar ve kindardılar…
Sonra, Camide namaza duruyor, öndeki, yanındakinin cebini soymaya bakıyor, çıkışta aykkabı çalıyor, büyükleri de, „küfar üstüne cihada çıkalım, arkadaşlar“ diyerek cebi paralı ama beyinsel gelişimi natamam cami müdavimlerini dolandırıp soyuyor, ötede bölüşemedikleri paralar yüzünden gırtlaklaşıyorlardı.
 (Cumhurbaşkanı Gül, hala buharlaşan yardım paralarından sanık. Erbakan’ın çocukları cihat için toplanan paraları çalma suçlaması altında. Gülen-Erdoğan sen devlet kasasından çok götürdün, benim payım az kavgasında.)
Bunlar sonunda, 1920’ler Faşizmi durağında kendini unutan Kemalistlere galebe geldiler. İktidarı ellerinden aldılar. Bu gün, çoğunluk olarak ülkenin tartışmasız efendileridir.
Hitler rejiminde de görüldüğü gibi böyle oluyordu ayak takımı dincilerin iktidarı. Onlar „Allah“ dediklerinde, Kürtler sığınacak delik arıyor, ama Kemalistler de esir. Telefon konuşmalarında „alo“ demenin ötesi kem kumdur. Kameralar, yatak odalarında. Burjuva geçinenleri, ağzını açarken korkudan titriyor.
Türk gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener’in anlattıkları, kulaklarımızda. Nedim Şener içerideki babalarını ziyarete gelen genç kızların iç çamaşırları, 8 yaşındaki kızının da eteğinin çıkarıldığını anlatıyordu. Türk aydınlarına bunu yapan Allahsız Allahçıların, Türk medyasına sesi yansımayan ezeli düşmanları Kürt esirlere yaptıklarının aynasıdır…
Kemalistler savaşları bizi ilgilendirmez, ama bunlara hala, „kardeş“ diyen Kürt var mı, onu merak ediyorum.