Gecenin son karanlıkları. Daha uyumadım. Geleceği düşünüyordum. Herhangi bir yerdeki geleceği değil. İkimizin geleceğini değil. Burada kürtajla almaya çalıştıkları gelecekten bahsediyorum. Başaramayacaklar. Korktukları gelecek gelecek.”
Zabel MİRKAN
“Böylesi bir Hiçbir Yer’in çölle filan alakası yoktur. Çöllerin dağlara nazaran daha güçlü profilleri vardır. Çöl affetmez. Haserof’un üzerinden -iniş takımları kapalı- öyle alçaktan uçmuşum ki pervanenin iki kanadı geriye kıvrılmıştı. Ancak Faz’a indiğimde farkına varabildim. Daha acemiydim. Hapishane Hiçbir Yer değil.”
(A’dan X’e, John Berger)
Hapishane hücrelerinin büyük Piskopos’u hayatlarının son günlerinde mahkumlarla konuşurdu. Piskopos’un verdiği vaazlarla birlikte bu konuşmalar da Günlükler’de yayımlanırdı. Daha sonra bu Günlükler, asılmadan evvel, asılma sırasında ya da asılma sonrasında hem okuyucularına terbiye vermek hem de kazanç sağlamak amacıyla sokaklarda satılırdı.
19’uncu yüzyılda ‘Son Konuşmaları ve Ölmek Üzere Olanın İtirafları’nı satan kişiler; kâğıt işçileri, uçan kâğıtçılar, koşuşturan çığırtkanlar ve ölüm avcıları olarak bilinen figürlerdi. Bunlardan bazıları tayin edilen bölgelerde ellerinde ilan tahtalarıyla dikilirken; diğerleri birahanelerdeki, barlardaki ve meyhanelerdeki insanları boğazlayarak, cesetlerini tıp bilimine satıyordu.
“Ölmek üzere olanların son sözlerini” yayan insanların sattığı bu edebiyat, çok daha geniş bir sokak kütüphanesine aitti; diyalogları, ayinleri ve hicivleri ezberden okuyanlar, hikâye anlatan ve şarkı satan kişiler, bu kütüphanenin tedarikçileriydi. Bu kişilerin, ayı yetiştirici, soytarılar, numaracılar, palyaçolar, akrobatlar ve hokkabazlarla bağı vardı. Tüm bunlar, aynı zamanda sokakta meyve, sebze, balık, iksir, ilaç, uyuşturucu, oyuncak ve düğme satıcılarının oluşturduğu eski şehir kültürünün bir parçasıydı.
Sokak kültürünün büyük bir bölümü yok olduğu için onun evrimindeki farklılıkları gözden kaçırma ve özellikle, 19’uncu yüzyılda ölmek üzere olanların son sözlerini bu Papaz Günlükleri’yle bir tutma eğilimi var. Halbuki Papaz Günlükleri henüz yeni bir iletişim ve yayın aracıydı ve Papazın Günlüklerinin biçimi, onu, suçluyu mitleştiren geleneksel baladlardan farklı kılan pek çok unsuru barındırıyordu.
Bu Günlükler’de özgün unsur, metinlerdeki ironik ret ve dokunaklı aktarım biçimiydi. Diğer bir özgün unsur ise, her bir hikâyedeki zaman ve yerin doğrulanabilir olmasıydı.
Bu Günlükler efsane değil, tarihti. 18’inci yüzyılın belgesel nitelikteki Günlükleri, ona yaygın bir kullanım alanı sağladı: Taverna dedikodusu, okul müdürü metni, yasal-toplumsal tartışma, pratik soruşturma gibi.
Bu Günlükler, okuyucuların yalnızca suçluları değerlendirmesine olanak sağlamakla kalmadı; suçluların yargılanmasına neden olan davaların aktarımı, onları yargılayanlarla ilgili bilgilerin akışı okurun durumu özgül koşullar içinde değerlendirmesine; belki yasalara göre suçlu olanı anlamaya ve zihnindeki suç tanımını değiştirmeye de yaradı. Okur taraf seçebildi, takdir edebildi, eleştirebildi ya da yeniden mahkum edebildi.
Hapishane edebiyatı bu süreçlerden geçerek günümüze geldi. Özellikle sol-sosyalist tutsakların direnişleri ve tutsaklıkları, bu edebiyatın genişleyip önünün açılmasına ‘olanak’ sağladı. Bu nasıl bir olanaktı? Zaten eli kalem tutan ve birçoğu entelektüel camiadan sayılan insanlar, hapsedildikleri yerde kendilerine bir alan açmaya çalıştı. Çoğu için bir terapi olan yazmak, çoğu için de bir kaçış alanıydı.
İçeriden dışarıya sesin ulaşması hayli zordu. Tutsaklar mektuplarla seslerini duyurmaya çalıştı. Yazdıkları mektupların köşelerine bir kısa şiir, bazen de kitapta altını çizdikleri kısa bir pasajı iliştirdiler. Yoğun duygu durumlarını bir müddet sonra ise kendi aktarımıyla yazmak istediler. Gördüler ki yazmak, farklı alemlere götürüyordu.
Hapishane edebiyatı tutsakların içeride yaşadıkları ya da kurduğu dünya hakkında bilgi verdiği kadar dönemin siyasi iklimi ile ilgili bilgi de verir bize. Örneğin bir dönemin Türkiyesi’nin tablosu Nâzım Hikmet, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin yaşamlarının büyük bir bölümünü hapishanelerde geçiren şair ve yazarların yazdıklarıyla saçılır ortalığa.
Güncele değinecek olursak; Murat Türk’ün Aram Yayıncılık tarafından yayımlanan “Böğürtlen Zamanı” kitabı hapishane edebiyatının Türkçe basılmış en değerli kaynaklarından biri olabilir. Tutsak Türk, kitapta son derece sade ve abartısız bir anlatımı tercih eder. Bir kelimeye bir anlam yükler ya da o artık, o kelimeyi tüm köklerine ayırabiliyordur.
‘İçeriden’ yazmak belki de bunu sağlar. Dışarıdakilerin aklına gelmeyen detaylar veya kurulan bağlar, yakalanan incelikler hapishane edebiyatında ayyuka çıkar. Türk, kitabın bir yerinde şöyle yazar: “Çukurun kenarında bir hareketlilik vardı. Karıncalar akın etmişti. Ağızlarında taşıdıkları şeyin ilk önce farkına varamadım. Dikkatlice bakınca yara kabuğu taşıdıklarını gördüm. İnlemesinin sebebini anladım. Sinir oldum karıncalara. Korucu kılıklı hayvanlar. Bırakın kabukları! Nefesimi toparlayıp var gücümle üfledim. Dağıttım onları. Ben karıncaları dağıtırken O, çalıların arasındaki böğürtlenle konuşuyordu.”
Yakın dönemde tutsak Selahattin Demirtaş’ın kaleme aldığı ‘Seher’ kitabında, Demirtaş’ın parmaklıklara konan kuşlarla ilgili yazdığı bir öykü vardır. Demirtaş bu kuşlara insansı özellikler atfederek onları konuşturur, onlarla konuşur. Fabl’ın yanı sıra betimleme ve tasvir de hayli önemli yer tutar hapishane edebiyatında.
Dünya edebiyatında ise hapishane edebiyatı denilince akla ilk gelen kitaplardandır belki de John Berger’in “A’dan X’e” kitabı, alt başlığı “John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar”. Devrimci bir örgütün kurucularından olmakla suçlanıp müebbet hapse mahkum olan Xavier’e yıllar boyu sevgilisi tarafından gönderilmiş olan mektuplardan oluşuyor kitap.
Xavier’in yazdıkları italik yazı türüyle veriliyor kitapta ve bu mektuplardan çok az sayıda var; ama zaten A üzerinden X’e ulaşıyoruz çoğu zaman. Örneğin bir bölümde Xavier hapishaneye sabun gönderilmesini istiyor ve bunu “Yüzmeye en fazla bu kadar yaklaşabiliyoruz,” diyerek tarifliyor, bunu bittabi A’nın yazdığı mektuptan okuyoruz. Tüm bu aktarımlar ve aralarındaki bağ ile nasıl bir direniş kurulduğuna ve nicesine tanıklık ediyoruz. Keza kitabın belki de en etkileyici teması sürekli ayakta kalan direniş. “Gecenin son karanlıkları. Daha uyumadım. Geleceği düşünüyordum. Herhangi bir yerdeki geleceği değil. İkimizin geleceğini değil. Burada kürtajla almaya çalıştıkları gelecekten bahsediyorum. Başaramayacaklar. Korktukları gelecek gelecek. Ve içinde bizden kalan, karanlıkta kuduğumuz güven olacak...”