Atilla İlhan, Kenya kurtuluş savaşını anlattığı bir şiirinde, “bütün zenciler birbirine benzer" diyordu. Bu sözden yola çıkarsak, ilk dört Halife devrinden beri, bütün hızlı İslamcı katillerle, devlet olamamış tekmil çeteler birbirine benziyordu.

Hepsi birbirinin türeviydi. Kazançlarını kanlı kamaya dolayıp, ağızlarında İslamı çiğneye çiğneye kirleterek yollarında ilerleyen yalancılar, dolandırıcı ve insanlık katili canilerdi. İslamı kurtarma adına onu batıran…

İlk dört Halifeden üçünün katli de, peygamber soyunun kurutulması amaçlı Kerbela katliamı da “İslamı kurtarma" adına, ama zembereği kopmuş iktidar savaşıydı.  

Endonezya’da, 1970’de “yaşasın İslam" diye diye bir milyon kişiyi katlettiler. İran’da, Afganistan’da İslamın ismi dalgalandırılarak kadın ve çocukları da ipe çekiyorlar.

AKP rejiminin yüzünü döndüğü Suudi Arabistan ve Körfez Emirliklerinde kadın erkeklerin zevk kölesi ve çocuk doğuran tarladır.

IŞİD, bunların türevidir. Aralarında fark varsa eğer, Suudiler kılıçla boyun koparıyor, IŞİD keskin kamalarla insan gırtlağını kesiyor, “Atatürk ilke ve inkılapları" diye diye IŞİD’leşme durağında demirleyen, Türk rejimi ise Sivas’tan sonra Kürdistan’da insanları diri diri yakıyordu.

İslam bu haliyle, gücü ele geçirmenin korku (terör) rüzgarıydı. Atilla İlhan’ın söylemiyle, yöntem ayrılıklarına rağmen terör yolcularının hepsi birbirine benziyor, sonuçta yalan, dolan, entrikayla sarmal kanlı kindarlık kavşağında buluşuyorlardı.

İlk ortaya çıkışta özgürlükçü görünmek, ortak özellikleriydi. AKP, yolun başında, Kürt kırımı yapan, eziyet, işkence eden, sürgün alayları düzenleyen, aydınlarını hapseden, Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı sürgüne gönderen, Musa Anteri katleden Kemalistleri, lanetleyerek teşhir ediyordu.

Ama sonra, rejimin en kanlı, en gaddar yüzü olarak karşımıza dikildi. Kemalistler en azından utanmasını biliyorlardı. Onun için, yer yüzündeki bütün Kürtler, kökü kazınacak düşman değildi. Bunlar Allah korkusunu bilmedikleri gibi, utanma duygusundan da habersizdi. O nedenle bütün Kürtler düşmandı. İçerdeki kırıyor, yerlerini, yurtlarını yakıyor, sırasını bekleyen yazarlara, gazeteci ve düşünce adamlarına yer açmak için, hapishaneleri boşaltıyor, buna rağmen kinlerini emzirip doyuramayınca, dışarıya sıçrayıp Rojava’nın önünü kesiyordu. Bu amaçla, Suriye topraklarını işgal ediyor, Şengal’i boğmak amacıyla, Irak’ın Musul tepelerinde Başika’da işgal üssü kuruyordu.  

Tüm bunlar, Kürtleri setleme hamleleriydi. Bölgede bir dal kımıldasa, AKP rejimi aklını kaybetmiş, çıldırmış deli IŞİD ruhu olarak ayağa kalkıyor, Kürtlerin önüne geçmek için, ileri fırlıyor, gücü yetmiyorsa dayanak bulmak amacıyla ona yalvarıyor, buna rüşvet veriyor, entrika üstüne entrika çemberleri çeviriyordu.

Musul savaşında yer almak istemesinin temel sebebi de, Kürtleri durdurmaydı. Amacına ulaşmak için, çırpınıyor dünyada görülmemişlikle, savaşa girme uğruna, rüşvet dağıtıyordu. Rüşvet ile ordusunu ölüme gönderme bir ilkti, yer yüzünde.

Ama bunlar hastı. Bu açıdan ilk değildi. Suriye işgali rüşvet karşılığındaydı.  

Ancak bu, danışıklı dövüş, spor deyimiyle şike bir savaştı. Çünkü savaşıyor gibi yaptığı güç, yardım ve yataklıkla bir, beraber olduğu IŞİD’dı.

IŞİD, o topraklara hükmediyor gibi görünüyor ama, koruyamıyordu. Onun için, Türklerin gelişinde, tek kurşun atmadan Cerablus’u teslim ettiler. Sonrasında da engel çıkarmadılar.

Suriye’nin Halep şehrinde de İslami terörün kardeş çetesi El Nusra vardı ve Ruslarla savaşıyorlardı. AKP rejiminin tek adamı Erdoğan, çarpışan bu iki güç arasında söz getirip götürendi. Nitekim Erdoğan, son Saray toplantısında şöyle diyordu:

“Halep'te dökülen her gözyaşı, yanan her yürek bizim gönlümüzde açılan bir yaradır. Dün akşam Putin ile Halep'i konuştuk ve hava bombardımanlarını durduracaklarını ifade ettiler. El Nusra'nın orayı terk etmesi konusunda kendilerinin ricası oldu. Arkadaşlarımıza gerekli tavsiyeyi verdik...”

Demek ki Nusra sözünü dinleyecek kadar, yakın kardeşti.

Öte yandan, Erdoğan’ın insanlar için çırpan yüreğinin ritmine, yangınına bakın siz. Aynı yürek Kürdistan’ın yıkımı, öldüre öldüre bitirme emri verebiliyordu...

Her neyse yalan, dolanla insaniyet yerinde kalsın, kanlı yürek, Kürtleri Irak’ta durdurtmak ve Musul fatihi olmak için, el, etek öpme taklaları atıyordu.

Bunun için sevgili halkına söz vermiş, “Musul bizimdir, insanlığı kurtarmak için oraya gireceğiz” demişti. Demiş ama, Irak yönetimi de “seni Musul’a sokmayacağız” diyerek önüne dikilmişti. Bunun üzerine Erdoğan, bir gün önce “benim ayarım, kalitemde değilsin” diye küçümsediği Irak Başbakanı Ebadi’nin ayağına, “elini ver öpim abi” diyen ricacı heyet göndermişti.

Bütün bu karmaşa, Erdoğan için değil, ama yer yüzünde bir ilkti: Biri, ilk defa “Fatihi” olmak istediği toprakların sahibine ricacı gönderip, “izin ver, fethedeyim” diyor, bir yandan da, engelleri aşma adına, NATO’yu, hatırı sayılır devletleri devreye sokarak yalvarıyor, rüşvetler dağıtıyordu.

Fatih adayı, boynu bükük bekliyordu. Başbakan Binali, partisinin grup toplantısında aklını şaşkınlığa teslim etmiş gibi “uçaklarımız savaş göklerinde” açıklamasını yapıyor, kapıya çıkınca ayılıyor, günlük ama kendini yalanıyordu.

Haline ağla, boynu bükük gülünç fatih...