Pir Sultan Abdal’a ait olduğu kabul edilen bu söz aslında her şeyi özetliyor. Söz gerçekten Pir Sultan Abdal’a mı aittir? Kaç tane Pir Sultan Abdal vardır? Belki edebiyat tarihçileri açısından çok önemli bir araştırma ve tartışma konusu olabilir ama bence hiçbir şey fark etmez. Sonuçta nasıl Anadolu’nun her köşesinde bir Yunus mezarı varsa, dahası halkın gönlünde herkese ait bir Yunus yaşıyorsa, bütün halk önderleri, hak aşıkları gibi birden fazla Pir Sultan profilinin olması da çok doğaldır.
Zulme ortak olmayan, isyandan geri durmayan, gerçeği haykırmaktan korkmayan bir sembol kişiliktir Pir Sultan. Keşke başta Aleviler olmak üzere herkes onun bakış açısını ve duruşunu daha doğru okuyabilse. Madımak davası ile ilgili zaman aşımı kararı, bozuk düzene yakışan yargı çarkından çıkabilecek en doğal sonuçtur. Aksi olsaydı şaşırmak gerekirdi.
Eğitim sistemine yönelik tartışmalardan, sosyal güvenlik ve çalışma hayatına yönelik düzenlemelere, ceza infaz sisteminden, güvenlik politikalarına, uluslararası ilişkilerden anayasa tartışmalarına kadar her konuyu bu perspektifle ele almak zorundayız. Bu denkleme uymayan kimi olumlu gelişme ve girişimleri, işin esası gibi değerlendirerek beklenti içine girmemizi isteyenler kendilerini de bizi de kandırıyorlar.
Son derece soğuk ve uzun süren bir kışın ardından bir o kadar sıcak ve gergin geçecek bir atmosfere giriyoruz. Küresel ısınma mı, yoksa soğuma mı yaşayacağız önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Ülkeler arasındaki sınırlar dahil birçok şeyin değişebileceği bir dönemeçteyiz.
Geçen yüzyılın sonunda Kürtlerin payına düşen, Halepçe katliamında sembolleşen gerçeklerdi. Yüzyılın başında tıpkı Kürtler gibi büyük kıyım ve katliamlara uğrayan insanlık ailesinin diğer unsurları, kimi kazanımları güvence altına alarak bu günlere geldiler. Balkan, Kafkas ya da Anadolu halkları sürgün ve soykırımın birçok çeşidi ile tanışmış olmalarına rağmen komşu Mezopotamya halkı Kürtlerin acıları ile çok ilgili olmadılar.
Şüphesiz bu büyük günahın daha doğrudan suç ortakları ise Türkler, Farslılar ve Araplardı. Bölge üzerinde egemenlik kurmak ya da var olan ilişkilerini sürdürmek isteyen güçlerle yaptıkları pazarlıklar Kürtlerin yok sayılması üzerine şekillendi.
Şimdi tarih yeniden şekilleniyor. Önümüzdeki on yıllara damgasını vuracak kararlar hayata geçirilmeye çalışılıyor. Kim ne kaybedecek ya da ne kadar kaybedecek bilinmez ama kaybedecek şeyi en az olanlar, büyük hatalar yapmazlarsa her şart altında kazanan durumuna geçecekler.
Özellikle enerji ve silah satış politikaları açısından bölgede suların kolay durulmayacağı açık. Bu durumda “bozuk düzendeki sağlam çark” misali “cennet vatan” sahibi olmak hiçbir halka nasip olmayacak gibi gözüküyor. Ezilen, kaynakları sömürülün, inançları yasaklanan, dilleri inkar edilen halklar ya birbirlerini anlayan bir ortak duruş içine girecekler yada bitmek bilmeyen iç savaşların içine sürüklenecekler.
Savaşta kazananların masa başında, siyaset koridorunda, diplomasi tuzaklarında elindekini de kaybetme ihtimali ise her zaman mümkün. Kokuşmuş, yozlaşmış ilişkiler, çapsız, kişisel çıkarlara endeksli girişim ve işbirlikleri, dökülen kan ve kaybedilen canları bile heder edebilecek güçte olur bazen.
Baharın bayrama dönüşmesi, doğanın sunduğunu insanların  kendi elleri ile tüketmemesi şartı ile söz konusu olabilir. Herkesin, bozuk düzenin neresinde olduğunu bir kez daha sorgulaması gereken günlerdeyiz.