
Almanya’dan REFERANDUM notları - 10. Bölüm / Hazırlayan: Osman OÐUZ
Cindi Tuncel, Bremen Eyalet Parlamentosu’nun Sol Partili milletvekili. Parlamentoda 2011’den bu yana yalnız partisini değil Kürtleri ve özel olarak da Êzîdî Kürtleri temsil ediyor.
Tuncel, 1977’de Mardin’de doğmuş; 1985’te, henüz bir çocukken, ailesiyle birlikte sürgüne çıkmak zorunda kalmış. Sosyal pedagoji eğitimi almış ve gençlik merkezlerinde çalışmış. Sol Parti üyeliği ise projenin ortaya çıktığı 2005’e değin dayanıyor.
‘Bijî Kobanê’ dönemi
Tuncel, Almanya siyasetinde Kürtleri temsil edenlerin gün geçtikçe güç kazandığını belirtiyor ve bu iddiasını şöyle açıklıyor: “Daha önce ne yapsam Alman siyasetçiler, ‘Cindi yine Kürtlerle ilgili önerge vermiş’ diye bıkkınlıkla bakıyordu ama Kobanê’den sonra kimse gitsem, Yeşiller’den de, SPD’den de siyasetçiler, ‘Bijî Kobanê’ demeye başladı. Kürtler birlikte çalışırsa bu daha da büyür.”
Son dönemde Avrupa’da Türkiye’yle ilgili yoğunlaşan tartışmalar, Erdoğan diktatörlüğünün mercek altına alınması, Kürt siyasetçilerin Alman siyasetindeki gücünü daha da artırmış. Kürt milletvekili, konuştuğu birçok Alman siyasetçinin şimdilerde “Haklıymışsınız” dediğini anlatıyor.
‘HDP’liler özgür olursa,AKP de özgürce konuşsun’
Almanya’nın uzun yıllar Türkiye’ye ve Erdoğan diktatörlüğüne destek çıktığını, şimdilerde ise hem kamuoyunda hem bürokraside karşıtlığın giderek güçlendiğini kaydeden Tuncel, AKP’li siyasetçilerin Avrupa’da engellenmesine ilişkin ise, “Tutuklu HDP milletvekillerine çalışma özgürlüğü verilsin, o zaman AKP de gelsin çalışmalarını özgürce yürütsün” diyor.
Sol Parti neden destekliyor?
Sol Parti, referandum sürecinin başlangıcından bu yana net bir tutumla Hayır çalışmalarını destekliyor. Tuncel, bunu şöyle gerekçelendiriyor: “Sol Parti, Kürtlerin durumunu en iyi gören, en iyi bilen partilerden biri. Bu nedenle de güçlü bir dayanışma içinde, destek veriyor. Türkiye’deki dışlanmış diğer gruplarla, demokratlarla da dayanışma içindeyiz. Zaten Sol Parti ve HDP kardeş partidir. Tabanlarımız da birbirine yakın.”
Barzani-Erdoğan ortaklığı
Tuncel’in özgün yanı, Êzîdî kimliği. HDP’ye yakınlığını anlatırken de bu yanını öne çıkarmadan edemiyor. Bu sırada KDP eliyle Şengal’de yapılanlara da öfkesini belirtiyor: “Kuzey Kürdistan’da 200 bin Êzîdî yaşıyordu, şimdi yalnızca 400 Êzîdî var. Şu anda o kalan Êzîdîleri Türkiye’de savunan, onlara sahip çıkan bir tek HDP’dir. İki tane Êzîdî Kürt milletvekili var: Feleknas Uca ve Ali Atalan. Diğer yandan son fermanda Êzîdîleri bırakıp kaçanlar, şimdi AKP’yle ortak. Şimdi yapılmak isteneni biz Êzîdîler, bir yönüyle de AKP ve KDP’nin ortaklaşa fermanı tamamlama çabası olarak görüyoruz. Özellikle Êzîdîlerin yok edilmesiyle ilgili planlar yapılıyor. Barzani’nin Türklerle ortaklığı, Êzîdîlere karşı yapılan fermanın tamamlanması.”
‘Êzîdîler Hayır diyor’
Tuncel, Êzîdîlerin çok büyük oranda Hayır dediğini, bunun ise sadece Erdoğan’a karşı olmadığını anlatıyor. “Êzîdîlerin Hayır’ı, Erdoğan-Barzani ortaklığına da Hayır anlamına geliyor” diyor ve devam ediyor: “Şimdiye kadar yaşananlara baktığımız zaman Erdoğan’la DAİŞ, hem yön olarak hem hedef olarak aynıdır. Êzîdîler, Kürt halkının temelidir; Kürtlüğü bugüne kadar yaşatanlardır. Êzîdîlere şimdiye kadar kimse sahip çıkmadı. Ama bugün iki Kürt Êzîdî parlamenterin HDP’de parlamentoya girmesi, tarihi bir durum. Dolayısıyla HDP’nin Êzîdîlere sahip çıkması, bizim için çok önemli. Hem Êzîdî olarak hem Kürt olarak referandumda da HDP’nin yanındayız.”
Bremen’e Hayır dedirtmek için…
Tuncel, Bremen’de de ellerinden geldiğince Hayır kampanyalarına destek vermeye çalıştıklarını kaydediyor ve başka bir projelerinden daha bahsediyor: “14 Nisan’da Bremen Eyalet Parlamentosu’nda bir önerge vereceğiz ve Hayır kampanyalarına parlamento düzeyinde destek verilmesini isteyeceğiz. CDU-SPD koalisyonu var burada ve içlerinde Erdoğan taraftarları da var. Mesela biz darbe girişimi sonrasında bazı çalışmalar yaptık; gazetecilerin, milletvekillerinin serbest bırakılmasını, ihraç edilen akademisyenlerin işe geri dönmesini, idam tartışmalarının gündemden düşürülmesi gibi taleplerimiz oldu ve önerge verdik; önergemiz hükümet tarafından reddedildi. Şimdi bu çalışmaları yeniden gündeme aldık.”
‘Herkes oyunu vermeli’
Êzîdî milletvekili, umursamazlığın, “Oy kullansam ne olacak ki” yaklaşımının vereceği zarara ise özellikle dikkat çekiyor ve çağrı yapıyor: “Kimse kulağını kapatmasın ve herkes bütün imkanlarını kullansın. Referandumda herkes oyunu vermeli. Şu anda bir fırsat var ve iyi değerlendirmeliyiz. 16 Nisan’dan sonra Türkiye’nin normal bir ülke olacağına inanmıyorum; daha fazla çalışmak zorundayız.”
‘Güzel Rize’nin tercihi

Mannheim’de Hayır Platformu, referanduma haftada iki gün stant açarak, posta kutularına bildiriler bırakarak ve paneller düzenleyerek hazırlandı.
Mannheim’da Hayır seçmeni iki Karadenizli: Cemil Kaya ve Doğan Ocak. İkisi de oylarının gerekçesini çok düzgün cümlelerle anlatıyor.
Doğan Ocak, 1957’de Rize’de doğmuş, 78 kuşağından Laz bir devrimci. İlk gençliğinde Mahir Çayan çizgisiyle buluşmuş ve politizasyonu da orada olmuş. Rizeli olunca, memleketini de sormadan edemiyoruz. Mâlum, Rize bir yandan Erdoğan’ın memleketi; diğer yandan Karadeniz’in bütünü, giderek koyulaşan bir milliyetçilik ve muhafazakârlıkla anılır oldu. Ocak’ın kafasındaki Rize ise şöyle: “Rize doğup büyüdüğüm, çocukluğumu yaşadığım yer. Doğası güzel. Mücadele geçmişi açısından da güzel şeyler yaşadım. Güzel bir şehir Rize, her şeye rağmen. Tabii kendi özgünlükleri var ama bu özgünlükler ortaya çıkabilmiş değil.”
‘Böyle anayasa yapılmaz’
Ocak, Hayır’ının gerekçesini şu cümlelerle özetliyor: “Kuvvetler ayrılığını savunmak durumundayız. Çok geniş katılımlı, sivil toplum örgütlerinin ve Türkiye’de mağduriyet yaşayan mezheplerin, dinlerin, ulusların oluşturacağı yeni anayasayı istemeliyiz. Bu anayasa tartışmaları ise bir oldubittiye getirilerek yapılıyor. Yeni bir anayasa böyle oluşturulmaz.”
Hayır çalışmaları

Doğan Ocak, Mannheim’da Hayır Platformu’nun da etkili bir üyesi; kentteki Hayır çalışmalarının bilinen, tanınan yüzlerinden biri. Kentte bir panel düzenlediler ve yüzlerce kişi katıldı. Ardından ise haftada iki gün stant çalışması… Genel olarak ilginin iyi olduğunu, ancak çalışmalara katılım düzeyinde sorunlar yaşandığını belirtiyor. Fakat umutlu: “Daha önce AKP’ye oy vermiş ama şimdi Hayır diyen insanlar var. Etkili olduğumuz kanaatindeyim çünkü Hayır’ın içini doldurabiliyoruz.”
‘Kararım belli’
Cemil Kaya ise Mannheim’da 20-25 yıldır muhasebecilik yapıyor. 1959’da Sinop’ta doğmuş; liseyi Türkiye’de, üniversiteyi Almanya’da okumuş.
Referandumu sorar sormaz, “Kararım belli: Hayır” diyor ve devam ediyor: “Bu anayasa değişikliği sistemi daha geriye götürüyor. Biz daha özgürlükçü, sistemin aksaklıklarının giderildiği bir anayasa beklerdik. Yamalı bohçaya döndü. İki sene sonra bundan da memnun kalmayıp değiştirecekler. Mevcut anayasa da düzgün değil, askeri iktidarın yaptığı bir anayasa. Zaten olağanüstü şartlarda yapılmıştı, şimdi yine olağanüstü şartlarda yapılıyor. Bunu kabul etmiyorum.”
‘AKP’liler de Hayır diyor’
Kaya, çevresinde çok sayıda AKP’li de olmasına rağmen Hayır oranının yüzde 70’ler seviyesinde olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Çok sayıda AKP seçmeni tanıyorum, onlardan da birçok kişi Hayır diyor. Bu değişiklik, onları da tatmin etmiyor. Hiç kimsenin başına bir şey gelmeyeceğinin garantisi yok.”
‘Evetçiler argümansız’
Kaya’ya göre Evet diyenlerin güçlü argümanları da yok: “Evet diyenler sadece ‘Ben Erdoğan’ı seviyorum, Evet diyorum’ diyor. İçeriğiyle kimse ilgilenmiyor. Hiçbiri yarını düşünerek Evet’i konuşmuyor.”
Marksist’in Hayır’ı

Münih’te, değişik halkların etkinliklerini düzenlediği merkezin kafeteryasında Hayır Platformu’nun toplantısını beklerken dikkatimi çekiyor Mehmet Şimşek. Karşısında biri oturmuş, ortalarında Marx’ın meşhur Kapital’i, tartışıyorlar. Kapital, fişlemelerle dolu; belli ki bayağı didiklenmiş.
Şimşek, 1948’de Ankara’da doğmuş, üniversiteye ise 1966’da Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) başlamış. Sanıyorum söylemeye gerek yok: Bir 68 Kuşağı üyesi… Üstelik öyle gerilerde duranlarından, temkinli yaklaşanlarından değil; 12 Mart Darbesi ardından Dev-Genç Genel Kurulu üyeliğinden 9 sene mahkumiyet almış. O mahkumiyet, “Ecevit affı” ile sona ermiş ama hemen ardından Kıvılcım dergisini çıkardıkları için verilen 5 senelik hapis cezası gelmiş. Velhasıl Şimşek, 4 yıl hapis yatmış. Çıktıktan sonra devrimciliğe devam… 80 Darbesi’nden sonra da aranır hale gelmiş, bir süre idare etmeye çalışmış ama sonunda saklanacak hiçbir ev kalmayınca 1981’in Nisan ayında yurtdışına çıkmış.
Şimşek, kararlı ve istikrarlı bir devrimci; Almanya’da da çalışmayı sürdürmüş. Adresi, Troçki’nin fikirleri ışığında kurulan 4. Enternasyonal’in Almanya seksiyonu olmuş. “68 yaşına geldim ve şimdi de HDK’yi destekliyorum” diyor. Onu bunun yanında bir “Marksist entelektüel” olarak tanımlamak da sanırım mümkün.
68’lerin ‘Kürt sorunu’
Şimşek gibi memleketin en fazla merak edilen dönemlerinden birinin “içinden geçen” birini bulmuşuz, sadece referandum sormakla yetinemiyoruz elbette. Bir de çok tartışılan “Kürt sorunu” meselesini soruyoruz ve o dönemki yaklaşımı şöyle anlatıyor: “Kürt sorununu bir tarafa bırakmak, üzerinde tartışmamak tercihi etkili oluyordu. Bir sürü çalışma olmasına rağmen... Bize eskiden beri de miras kalan bir laf vardı: Bu konuda faaliyet göstermek biraz ‘sıkar’. Fakat sırf bunun etkisiyle değil, aynı zamanda Kemalist ideolojinin de etkisiyle... Tabii Öcalan’ın siyasi hayata girmesinden ve PKK’nin kuruluşundan sonra bambaşka bir hüviyet kazandı. Ama o anlamda bir tartışma, yaklaşım, 68-74 arasında pek söz konusu değildi, geniş Türkiyeli sol kesim için. Türkiye’de bence 90’ların ortalarına kadar bu eksikliğin, zaafın faturasını ödedi Türkiye solu.”
12 Eylül’le farklar…
Şimdilerde yaşananlar da 12 Eylül’le farkları olsa da bir darbe… O farkları ise iki darbeye de tanıklık eden Şimşek şöyle anlatıyor: “Bir defa arada moral olarak büyük bir farklılık var. O dönemde askeri darbe geldikten sonra tam bir dağılma atmosferi yaşandı. Herkes bir taraflara çekilmek ve savunmaya geçmek telaşı içindeydi. Bugün iki faktör toplumsal muhalefetin örgütlenmesinde etki ediyor: Bir tanesi, Gezi hareketinin gençlere kazandırdığı cesaret, verdiği inisiyatif. İkincisiyse, belki bundan da önemli olan, Kürt hareketinin ve HDP’nin geri çekilmemesi, direnişi, Hayır kampanyasını başlatması. Bunlar, aradaki büyük farkı ortaya koyuyor. 80’de askeri yönetimin getirdiği anayasaya karşı böyle bir muhalefet, toplumsal direniş yoktu. Bugün o açıdan son derece şanslıyız ve bu şansı iyi kullanmamız lazım.”
Öz yönetimci Hayır
Peki Mehmet Şimşek, bir sosyalist olarak, neden Hayır diyor? “Birincisi ben, şuna inanıyorum: Bir ülkede halk, başkaları tarafından yönetilmemeli” diyor ve devam ediyor: “Bunun en iyi yöntemi de öz yönetim. Yerelde, mahallede, belediye çapında, fabrikada, işyerinde... Öz yönetimleri başımızdaki hükümet ve devlet erkanı, tamamen ortadan kaldırmak için elinden geleni yapıyor. Bunun örneklerine de Kürt şehirlerinde, Nusaybin’de, Şırnak’ta, ve sairede gördük. Çıkarmak istedikleri anayasa, halkın ister yerelde, ister çalışma hayatında olsun herhangi bir biçimde bir öz yönetimi hayata geçirmesi ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak için yapılmış bir anayasa.”
Evet de çıksa, Hayır da çıksa…
“Başkanlık sistemi” olarak karikatürize edilen yeni sistem ile AKP’nin ulaşmak istediğinin “bin dört yüz yıl önceki kültür ve yönetim şekli” olduğunu da kaydeden Şimşek, “Tabii şunu da akıldan çıkarmayalım” diyor ve ekliyor: “Evet de çıksa, Hayır da çıksa başımızdakiler hiçbir zaman “Peki o halde bize müsaade” deyip çekip gitmeyecekler. O nedenle mesele sadece sandıktan Hayır çıkarmak değil, sonrasında ne yapacağımızı da düşünmek…”