Kürt meselesinde Avrupa merkezi siyasetinin hukuki-politik aklı, bakışı, söylemi bu kararla ciddi bir yara almıştır. Bu yeni olanaklar sunmaktadır bize. Aslolan bu olanakları görmek, hissetmek ve heyecan duymaktır. Eğer hukukçular, siyasetçiler veya sivil kurumlar bunu kendileri için, kendi alanlarında, bir mücadele gerekçesi yaparlarsa somut sonuçlara ulaşılabilir.

 Bu kararın şöyle bir sonucu da var. Savaş gerçeği, Cenevre sözleşmesinin özellikle ortak 3. maddesine uyma zorunluluğu sadece PKK açısından değil Türk devleti açısında da ele alınmalıdır. Kararın mantığı, Türk devletinin Kürt halkına karşı işlediği savaş suçları başta olmak üzere ağır suçların da insancıl hukuk bağlamında ele alınabileceğini söylemektedir.

DÎLAN KARACADAĞ

Belçika yargısının “PKK terör örgütü değildir” kararını değerlendiren Avukat Mahmut Şakar, ”Kendi çapında bir ilktir. NATO üyesi, AB’ye girme arzusu olan ve Batı dünyasının da pek çok açıdan parçası olan bir ülkede mücadele yürüten silahlı bir direniş hareketi için verilmiş ilk karardır” dedi. Bu kararla büyük yatırım yapılan ‘terör efsanesi’nin sonuna gelindiğini kaydeden Şakar, ”Çok açık bir şekilde hukukçular için adeta bir başucu kararıdır. Hukuksal anlamda ufak bir devrimdir” değerlendirmesinde bulundu.

‘Belçika KCK davası’ olarak tanımladığı bu davanın sadece Belçika değil Avrupa PKK Ana Davası olarak ele alınabilecek bir genişliğe sahip olduğunun altını çizen Şakar, ”PKK ile ilgili tüm devletler eteklerindeki taşları bu davaya boca etmiş ve savunmadan daha da önemlisi mahkeme heyetinden gereken yanıtları da almışlardır” ifadelerini kullandı. Belçika Yargıtayı’nın ve PKK’nin ‘terör örgütleri listesi’nden çıkarılması kararının krimanalizasyonu gerileten bir işleve sahip olduğunu kaydeden Şakar, karardan en çok da Almanya’nın etkileneceğini vurguladı. Brüksel kararını yeni kararların dayanağı haline getirmek gerektiğini söyleyen Şakar, ”Yeni Brüksel kararları çıkarmak, böyleceği gediği büyütmek mümkün olacaktır” dedi.

Uluslararası Hukuk ve Demokrasi Derneği (MAF-DAD) Yönetim Kurulu üyesi avukat Mahmut Şakar ile Belçika Mahkemesi’nin PKK kararını konuştuk.

Belçika’da yargıtay, ”PKK terörist değil, Türkiye’de bir savaş ve PKK savaşın tarafıdır” dedi. Kararı siz nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Kendi adıma bu kararı ilk günden beri hukuksal mücadelede ufak bir devrim diye değerlendirdim. 10 yıllık hukuksal bir maraton sonrasında kesinleşen kararı, bu denli önemli kılan çok şey var kanımca. Bazılarına değinmek isterim.

1- Bu davanın hedeflerini, genişliğini ve dönemini dikkate alarak ‘Belçika KCK’ davası olarak isimlendirmek yanlış olmayacaktır. Esasında Kürdistan adına siyaset yapan pek çok kişi ve kurumu, KNK, PJAK, PYD temsilcilerini, gençlik ve özgür Kadın aktivistlerini, TV ve basın mensuplarını içeren özcesi mikro bir Kürt Özgürlük Mücadelesi davası, bir tür ANA dava olarak kurgulanmış hukuksal-politik saldırıdır. Dava sürecinde avukatların gösterdiği WikiLeaks belgelerinde izleneceği gibi ABD’nin himayesinde Türk ve Belçikalı yetkililerin işbirliğiyle organize edilmiştir.

İşin ilginç tarafı, aynı dönemlerde Türkiye ve Kürdistan’da KCK davaları açılmış, kitlesel tutuklamalara başlanmıştır. Yine bir başka ‘tesadüf’ ise Almanya’nın ilk kez bir Kürt siyasetçisini 129b kapsamında yargılamaya başladığı dönemde bu dava açılmıştır. Türkiye, Almanya ve Belçika’nın ‘KCK’ davalarının start aldığı, esasında Kürt siyasetini ortak tasfiye operasyonu olarak hayata geçirilen küresel saldırının bir davasıdır.

Yargıtay işte bu davanın açılamayacağını, Kürt siyasetçilerinin, parti ve basın-yayın organlarının ‘terörizm’ kisvesine sığdırılamayacağını ifade ederek 2010 konseptini en azından Belçika’da boşa çıkarmıştır.

2- Türk devleti kırk yıldan fazladır Kürtlerin hak taleplerini terörizm olarak isimlendirmiştir. Buna Almanya 1993, Avrupa ise 2002’den beri eşlik etmiştir. Kürt halkına karşı işlenen bütün ağır suçların ardında bu söylemin büyük bir rolü vardır. O kadar yerleşmiş bir söylem ki, ‘terörizm’ dışında bir değerlendirmenin mümkün olamayacağını, genel geçer bir kabul gibi yansıtılmıştır. Batı’nın bunu ele alışı aynı zamanda ‘devlet terörü’ söylemini tedavülden kaldırdığı bir dönemde olmuştur. Devletin yaptığı katliamlar karşısında en fazla ‘kaygılanan’ güçler, Kürtlerin hayatta kalma mücadelelerine Türk devletinden daha fazla çirkin bir dil ve söylemle saldırmışlardır. Bu kararla, büyük yatırım yapılan, ‘terör efsanesi’nin sonuna gelinmiştir, Batı aklının yarattığı bu mitin değersizleşmesi sürecine giriş yapılmış, ciddi bir gedik açılmıştır.

Kendi çapında bir ilktir. NATO üyesi, AB’ye girme arzusu olan ve Batı dünyasının da pek çok açıdan parçası olan bir ülkede mücadele yürüten silahlı bir direniş hareketi için verilmiş bir ilk karardır.

Ne tür hukuki, siyasal sonuçları olabileceğini öngörüyorsunuz?

Öncelikle ben hukuku da bir mücadele ve direniş alanı olarak görüyorum. Tarihten, politikadan azade, boşlukta dolaşan bir hukuk/yargı yok, hiçbir zaman ve yerde de olmadı. Nasıl bu karara giden süreç, ciddi bir hukuksal ve politik bir çabayla sağlanmışsa, bundan sonra da bu kararı ciddi hukuki-siyasal sonuçlara ulaşması da bir ele alınış, kavrayış ve mücadelenin parçası haline getirilmesiyle bağlantılıdır. Bir hukuksal kararın etkisi onun değerlendirilme biçimiyle doğrudan ilişkilidir.

‘Teknik’ açıdan bakıldığında bu karar Belçika iç hukuku kapsamında açılmış bir davada verilen karar olarak değerlendirilebilir. Ben bu pozitivist bakışı paylaşmıyorum. Gerekçelerim sadece bir Avrupa ülke mahkemesinin verdiği ve emsal olarak görülmesi gereken bir karar olduğuyla sınırlı değildir. Bizzat dava süreci ve kararın içeriğiyle ilgilidir.

Bu davada Türk devletinin müdahil olduğunu, başından beri tüm olumlu kararlara itiraz ettiğini ve temyiz dahil pek çok hukuk yolunu kullandığını ifade etmem gerekiyor. Aynı zamanda bir devlet olarak hem yargılanan kişiler ve kurumlar hem de bizzat PKK ile ilgili nerdeyse tüm bilgi, belgeleri, arşivini bu davada tüketmiş, elinden geleni ardına koymamıştır. Merkezi bir talimatla, yerellerden tüm belgeleri istemiş, bunları Flamancaya çevirmiş ve davada kullanmıştır.

Sadece bu da değil, iddia makamı İngiltere, Almanya, İtalya, Fransa, Danimarka vb. tüm ülkelerde PKK adına ya da Kürt politik şahsiyetleri hakkında açılmış tüm dava kararlarını, bilirkişi raporlarını vs. bu dava da kullanmıştır.

Doğal olarak da tüm aşamalarda verilen kararlarda, hem Türk devletinin iddiaları hem de Avrupa mahkemelerinin verdiği karar ve raporlar üzerine de görüşler yer almıştır.

Yani her ne kadar Belçika’da açılan bir dava olarak görünse de esasında Avrupa PKK Ana Davası olarak da ele alabileceğimiz genişliğe sahip bir dava olma özelliği de taşıyor. PKK ile ilgili tüm devletler eteklerindeki taşları bu davaya boca etmiş ve savunmadan daha da önemlisi mahkeme heyetinden gereken yanıtları da almışlardır. Kararın bu özelliği esasında onu teknik bir iç hukuk davası olmaktan çıkaran bir karaktere sahip olduğunu da ortaya koymaktadır.

Siyaseten ise ortaya büyük bir soru işareti bırakmıştır bu karar. PKK ‘terörist’ değilse ve bir savaş gerçekliği varsa, PKK de bu savaşın bir parçası ise o zaman politik merkezlerin de yeni bir dil ve söyleme geçmeleri gerekiyor. Ankara’da Erdoğan’ın tepkisinden korkan elçinin bu karar ‘siyasi’ demesine takılmamak lazım. Avrupa siyasetinin Kürt meselesinde artık savaş gerçeğini görmesi ve ona göre barış ve çözüm lehine tavır alan politik değişikliğe gitmesi gerekiyor. Bunun kolay olmadığının farkındayım. Ama bu kararla en azından Avrupa’nın demokrat kesimleri daha aktif bir yönelim içine girebilirler. Bu kararı, ‘AB Terör Listesi’ne karşı açılan davada, 15 Kasım 2018’de verilen ve halen Avrupa Adalet Divanı‘nda temyizde olan kararla birlikte düşündüğümüzde, Avrupa hakim siyaseti açısından, Kürt meselesinde ‘terör’ söylemiyle alacağı bir mesafenin kalmadığını, bu söylem açısından ‘deniz bitti’ diyebiliriz. Ancak biten pek çok şeyde olduğu gibi, eskisi gibi kullanışlı olmasa da ısrarla sürdürenler olacaktır.

Karar Kürtlere yönelik kriminalizasyon politikasında nasıl bir değişime yol açabilir?

Terör söyleminin hukuksal sonuçları esasında çok fazla değildir. Siyasal ve toplumsal sonuçları çok daha ağırdır. Bunca yıldır sürdürmelerinin nedeni de budur. Her şeyden önce yürütülen mücadeleyi değersizleştirmeyi ve devlet şiddetine meşruiyet atfetmeyi esas alırlar. Ve daha da önemlisi Avrupa devletleri bunu kendi toplumlarının bakışı haline gelmesi için de basın vb. yollarla çaba gösterirler. Bununla da halkların, hatta ilerici kesimlerin Kürt halkıyla dayanışmasını ve ortak mücadele yürütmesini engellemeyi arzularlar. Belli dönemlerde özellikle kriminalizasyon siyasetiyle Kürt halkının ve politik mekanizmalarının ne kadar yalnızlaştırıldığını ve büyük bir saldırının hedefi haline getirildiğini biliyoruz.

Bu gidişat, son yıllarda kırılma eğilimi göstermektedir. Aslında Kürt halkının direnişinin yansımaları olarak da ele alabileceğimiz tarihsel gelişme süreçleridir. Bunun ana dinamiği Rojava devrimi oldu. Hem yeni toplumsal proje hem de Şengal soykırımını önlemek için sergilenen tarihi-vicdani rol, DAİŞ karşıtı mücadele, kadın özgürlük direnişinin Ortadoğu direnişi halini alması vs. nedenleriyle radikal bir değişim sürecine kapı aralamıştır.

Liste kararı ve özellikle Belçika Yargıtay’ının 28 Ocak 2020’de onayladığı karar, bu değişim sürecini büyüten ve genişleten, kriminalizasyonu daha da gerileten bir işleve sahip olacaktır. Kriminalizasyona karşı giderek yükselen bir trendin varlığını görmek gerekir. Devletin tüm hamlelerine karşın bu ivme daha da yükselecektir. Bu açıdan bu kararı alabildiğince geniş bir kesime yansıtmak, tartışmaya açmak, özellikle yerele indirgemek çok önemli bir sonucu da açığa çıkaracaktır. Tek tek her Kürt bireyi, demokrat kişiler bu kararı komşularından başlamak üzere, yerel gazetelere yazmaktan başlamak üzere, sohbetlerinin ana konularından biri haline getirmek gibi mütevazi adımlardan başlamak üzere tüm toplumsal-politik çalışmaların mutlaka bir yerinde olmalıdır diye düşünüyorum.

Almanya’da 93’ten bu yana devam eden PKK yasağı da bu kararla çürütülmüş olmuyor mu? Devam eden 129 a/b davalarına bu kararın etkisi ne olacak?

Kürt halkına karşı yürütülen en kapsamlı ve köklü kriminalizasyon pratiği elbetteki Almanya patentlidir. Adeta bunun öncüsü durumdadır. PKK yasağı zaten, bu pratiğin ana dönüm noktasıdır. PKK yasağı başlangıçta Almanya’nın kendi iç sürecinin bir gereğiymiş gibi sunulmuş, adım adım bugüne kadar güncellenerek ve genişleterek sürdürülmüştür. Belçika kararıyla zaten anlamsız bir hale çoktan gelmiş, devlet zoruyla yürüyen bu yasak çok daha zayıflatılmıştır. Bu yasağın anlamsızlığı bu karar üzerinden çok daha net görülebilir ve izah edilebilir.

129b meselesini ayrı ele almakta yarar var. Bazı meslektaşlarımla konuştuğumda, Belçika kararının 129b davalarına etkisinin olmayacağı düşüncesindeler. Pratik olarak mahkemeler Almanya’da bu kararı nasıl ele alır, görecek mi yoksa görmezden mi gelecektir bilemiyorum. Ama içerik olarak karar en fazla 129b maddesini etkilemektedir. Çünkü 129b maddesi esasında Almanya’nın iç düzeni ile ilgili olmayıp, ‘uluslararası bir terör örgütü’ üyeliğini düzenlemektedir. Yani çok net bir şekilde bu yasal düzenleme, Kürt meselesi olarak tarif edilen ve tarihsel-toplumsal derinliği olan bir politik duruma taraf olmayı, onu tanımlamayı esas alıyor. Çok ucuz ve basit bir ‘terör’ tanımlamasıyla, adeta el çabukluğuyla ana meseleleri geçiştirip, kalabalıklaştırılmış dosyalarla, teknik bir dava süreciyle istisnasız tüm davalarda ceza yağdırmaktadır. Bu davaların İçişleri Bakanlığı’nın onayıyla açıldığını da anımsatayım.

Belçika yargısı, yerel mahkemeden, temyiz mahkemesine ve oradan Yargıtay’a kadar son derece ciddi bir yaklaşımla, uluslararası sözleşmeleri, kararları esas alarak, kapsamlı bir araştırmaya girerek Alman yargısı için de örnek olması gerek bir hukuk işçiliği göstermiştir. Tüm dosyalarda ve tüm kararlarda bunu görmek mümkün.

Bu kapsamda mesela Almanya’dan gönderilen bir 129b kaynaklı ceza kararı ile ilişkili olarak, ‘PKK eylemlerinin Cenevre Sözleşmesi Ortak 3. madde ışığında incelenmemesini’ ilginç bulduklarını ifade etmektedirler. Bir açıdan Alman yargısına 129b davaları için bir yol göstermektedirler. Yine bazı davalarda, cezalandırmaya dayanak oluşturan sözde ‘bilirkişi’ raporları için de ‘hem metodolojik hem de kullandığı kaynakların güvenirliliği açısından’ şüpheli olduklarını söyleyerek reddetmiş, her doktor titırli belgenin bilimsel ve objektif olmayabileceğini vurgulamış oluyor.

Bu kısa örnekler üzerinden kararın her aşamada, emsal olarak veya içerdiği argümanlar açısından ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.

Almanya’daki PKK yasağı ve terörizm suçlamalarına karşı Brüksel kararını da dikkate alarak nasıl bir yol izlenmeli? Hukukçular bu konuda ne tür girişimlerde bulunabilir?

Bu karar çok açık bir şekilde hukukçular için adeta bir başucu kararıdır. Naçizane görüşüm, bu kararı, bu kararın içerdiği tartışmaları hatta yapılan atıflara varana kadar geniş bir şekilde şerh etmek gerekiyor. Zaten avukatlık pratiğinde bir yaratıcılık alanı varsa bu da, emsal kararların, farklı ve yeni tartışmaların mesela Brüksel kararının kendi pratik davalarımıza nasıl yansıtacağımızda saklıdır. Bunu başarabilmek için bu kararı günceldeki etkisi geçse bile uzun vadeli ele almak gerekecektir. Ana hedef elbette bunu yeni kararların dayanağı haline getirmektir. Yeni ‘Brüksel Kararları’ çıkarmak, böylece gediği büyütmek mümkün olacaktır.

Tüm anlatımlarımdan da anlaşılacağı gibi en çok zorlanacak yer Almanya olacaktır. Almanya politik davaları, adeta bir labirent gibi ören ve labirentin çıkış kapısını da kapatan bir bakış açısıyla inşa ediyor. Avrupa’da adil yargılanma açısında gerilerde olan, politik davalarda savunma mekanizmasını nerdeyse anlamsızlaştıran, savunmanın işlevini kendi tarzıyla etkisizleştirmeye çalışan bir tutuma sahip. Almanya’da işin daha zor olduğunu kabul ediyorum elbette. Ama bunu sadece daha fazla mücadele etme gerekçesi olarak ifade ediyorum. Bu açıdan sadece avukatların değil, hakkında dava açılanlar, sivil kurumlar, konuya duyarlı bireyler bu kararı irdelemeli ve yargılama mekanizması içinde kullanmayı esas almalıdırlar. Hatta politik kesimler yapmalı bunu. Mesela Kürdistan’da savaş gerçeği bu karara dayanarak güçlü bir biçimde dile getirilse bunun hukuksal tercümesi zaten Brüksel kararının ruhuna uygun olacaktır.

Mahkemelere şimdiye kadar Brüksel kararı ve PKK’nin ‘terör listesi’nden çıkarılması yönündeki kararlar sunuldu. Ancak dikkate alınmadı, ancak artık nihai bir karar söz konusu. Bunun somut sonuçları olacak mıdır sizce?

Mahkemelere bu rahatlıkla sunulabilir ve üzerinde bir tartışmaya yol açılabilir. Ancak bu otomatik olarak Almanya veya başka bir ülkenin ulusal yargısında benzer nitelikte bir karara dönüşür mü diye sorulursa, elbette ki cevap olumsuz olacaktır. Bu açıdan ‘somut’ bir sonucu olmayabilir. Ya da otomatik olarak olmayabilir. Ama mesele bunun çok ötesindedir. Kürt meselesinde Avrupa merkezi siyasetinin hukuki-politik aklı, bakışı, söylemi bu kararla ciddi bir yara almıştır. Bu yeni olanaklar sunmaktadır bize. Aslolan bu olanakları görmek, hissetmek ve heyecan duymaktır. Eğer hukukçular, siyasetçiler veya sivil kurumlar bunu kendileri için, kendi alanlarında, bir mücadele gerekçesi yaparlarsa somut sonuçlara ulaşılabilir. Bu kararın kendisi zaten uzun soluklu bir hukuk mücadelesinin eseridir. Her söyleme, her belgeye, her söze karşı ciddi bir emekle karşılık vermiştir. Mahkemenin kararında kullandığı tüm argümanlar zaten savunmanın dava sürecinde kullandığı argümanlar, belgeler ve sunumlardır.

Son olarak şunu söylemek isterim. Sorulara doğudan yanıt vermek istediğim için, ağırlıklı olarak açılan politik davalarda nasıl kullanılacağı üzerinde durduk. Bu kararın şöyle bir sonucu da var. Savaş gerçeği, Cenevre sözleşmesinin özellikle ortak 3. maddesine uyma zorunluluğu sadece PKK açısından değil Türk devleti açısında da ele alınmalıdır. Kararın mantığı, Türk devletinin Kürt halkına karşı işlediği savaş suçları başta olmak üzere ağır suçların da insancıl hukuk bağlamında ele alınabileceğini söylemektedir. Bu tür davalarda da mesela 2015-2016 yılında Kürdistan’da gerçekleştirilen ağır suçlara karşı da ciddi bir argüman olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum.